Yolcu

Yazdır PDF
( 1 Vote )

Sati Kayalıbay

yolcuHani demiştik ya ;insanoğlunun bu dünya hayatına başlamasının nedeni: Toprağa atılmış bir tohum misali,kabuğunu  (Egosunu)  kırarak,içerisinde var olan o muhteşem  “İnsan”  potansiyelinin ortaya çıkarılabilmesidir;ölene kadar ki süreçte geçirdiği çeşitli merhaleler ise,onun bu uğurda ki yolunun ve yolculuğunun ta kendisidir…

     Yolların ve yolcuların çok çeşitlilik arz ettiği bu karmaşık dünyada,insanın kendi yolunu bulabilmesi,hem kendi özü ile ilgili,hem var olduğu evren ile ilgili,hem de içerisinde yaşadığı beşeriyetle ilgili algılamalarının sonucunda oluşabilmektedir…

     Daha değişik bir ifade ile,yukarıda saydığımız bu üç unsur,insanın bu dünya hayatındaki yolculuğuna başlaması ile birlikte,temel boyutlar olarak onun hayatını etki altına almaya başlar…

 

 

     Birinci boyut,kişinin kendinin farkında olmasıdır.Bu farkındalık temel bir bilinç olup,geliştirilebildiği nispette kişiyi özüne uygun açılımlar sağlayarak olgunlaştırabileceği gibi,sürekli bastırılarak hiç geliştirilememe ihtimali de vardır…

     İkinci boyut,kişinin dış dünyanın farkında olmasıdır.Dış dünyaya ve dolayısıyla da bu evrene baktığımızda,orada uyumlu yaşayabilmemiz ve ondaki muhteşem nizamı algılayabilmemiz,hem kendimizi hem de bu evreni anlamlandırabilmemiz açısından çok önemlidir…

     Ancak,hem kendimizi doğru anlamlandırabilerek özümüze uygun bir hayat yaşayabilmemizin,hem de içerisinde var olduğumuz bu evrenle uyum sağlayabilmemizin önündeki en büyük engel üçüncü boyuttur…

     Üçüncü boyut ise,kişinin kendisinin farkında oluşu ile dış dünyanın farkında oluşu arasında yer alan ve insanın sosyal bir varlık oluşunu temsil eden, dil ve kültürün yer aldığı kavramsal bir dünyadır…

     İnsanın hayatını beşeri alanda sürdürme gerekliliği onun için o kadar temel bir ihtiyaçtır ki,dolayısıyla toplumun niyetini temsil eden değer yargıları da onun hayatına çok derin bir şekilde etki eder…

     İşte…İnsanın toplumsal boyutunu içeren ve her çeşit değer yargılarını bünyesinde barındıran bu dünya o kadar etkilidir ki,adeta kişinin kendisini ve dış dünyayı doğrudan algılamasının önünde bir duvar oluşturarak,onun kendisi ile ilgili farkına varması gerekli gerçeklerin,sadece bu duvarla sınırlı olduğunu empoze etmeye başlar…

     Bu zamanla öyle bir hapishane haline gelir ki,ne kendisinin ne de dış dünyanın farkına bile varmaz.Kendi öz bütünlüğünden kopup,sadece içerisinde yaşadığı ve ona empoze edilmiş olan değerler doğrultusunda yaşar.Hayatı içerisindeki düşünce ve davranışlarını sadece ona verilmiş olan rollere göre düzenler…

     Bütün yaşamını hep başkalarına göre düzenlediğinden,bir zaman sonra trans  (Hipnoz)  hali veya sürü psikolojisi diyebileceğimiz,kendisine verilen tüm değerleri herhangi bir eleştiri ve analize gerek görmeden olduğu gibi kabul eden ve hatta bunları kendi öz düşüncesiymiş gibi gören biri haline gelir…

     Bu durum onu özünden kopardığı içinde,daima uyumsuzluk ve çelişkilerle dolu,korku ve karamsarlığa dayanan bir hayat sürmesine neden olur. (Çünkü insanın yaşam enerjisinin kaynağı onun özüdür.Özünden koptuğu nispette onun hayata karşı şevki de azalır.)  Bu kavramsal dünyanın değer yargıları,görünüşlerinin aksine o kadar sığlıkta  (Daha doğrusu, kendi niyetine uygun olarak bireyin sığ kalmasını amaçlayan)  bir bilinç düzeyine sahiptir ki,bireyin kendi özüyle ilgili ortaya çıkarmak istediği tüm melekelerini sistematik bir şekilde budayarak,onun manevi hayatını zehirler.Buna da   “Doğru”  der.Kendi niyetine ters gelen ve bağımsız olmayı amaçlayan her bir bireyi de  “Yanlış”  diyerek yargılar…

     Bireyin böyle bir ortamda kendi özünü icra edebilecek bir bilinç düzeyine erişmesi,hatta böyle bir durumun varlığının bile farkına varması son derece güçleşeceğinden,onun ruhsal yapısı ciddi bir şekilde yara alır ve başta kişilik bozuklukları olmak üzere,çeşitli rahatsızlıklarla donanır…

     Yukarıda anlatılanlara bakıldığında şöyle 2 soru ortaya çıkmaktadır:

1)      Neden bu kavramsal dünya birey üzerinde bu kadar negatif bir etki yaratabilmektedir?

 Çünkü,bu kavramsal dünyanın ortaya koyduğu değer yargılarının kendileri büyük bir oranda olmasa bile,onların toplumsal boyuttaki uygulamaları çok büyük bir çoğunlukla  “Ego bilinci”  ile yapılmaktadır.Yani,topluma yön veren güç odaklarının algılamaları,ego bilincinin ötesine geçemediğinden  dolayıdır ki,kendi çıkarlarını realize edebilmek uğruna,toplumu kendi niyetine uygun itaatkar yığınlar haline getirebilmek için,onların aidiyet duygularını kullanarak,ellerinde bulundurdukları iletişim araçlarından tutunda,teknolojik gelişmelerin getirdiği refah ortamını örnek göstererek,insanlığın yürüyebileceği yegane yolun bu olduğu hususunda müthiş bir beyin yıkama yapmaktadırlar…

     Böylece,çoğunlukla farkına bile varmadan hem kendilerini hem de peşlerinden sürükledikleri diğer insanları da ruhsal anlamda zehirlemektedirler…


2)      Mademki insan sosyal bir varlıktır ve onun sosyallik boyutundaki  “Bağımlı oluşu”  temel bir ihtiyaçtır;ama aynı zamanda da bu kavramsal dünya onun özünü ortaya çıkararak gelişmesinde en büyük engeldir;o zaman birey,bu derin çelişkiden nasıl kurtulmalı ve nasıl bir denge oluşturmalıdır?

İnsanın doğumu ile birlikte birbirine zıt gibi görünen 2 temel ihtiyaç,onun hayatını etki altına almaya başlar.Bunlardan birincisi  “Ait olma” , diğeri ise bağımsız olmayı amaçlayan  “Birey olma”  ihtiyaçlarıdır…

          

            Toplumla,sosyal hayatla,kültürle ilgili yönlerimiz ait olmayı ifade eden yönlerimizdir.Babamızın dediğini yapmak,komşularımızı küstürmemek,toplumda saygı uyandıracak bir meslek seçmek,fedakarlık yapmak gibi şeylerin tümü  “Ait olma”  ihtiyacımızdır.Canımız istediği için oyun oynamak,eğlenmek,balık tutmak,doğayla ilişki kurmak,hayal kurmak,kısaca canımız istediği için yaptığımız şeylerde  “Birey olma”  ihtiyacımızdan kaynaklanmaktadır…

     İnsanoğlunun  “Ait olma”  ve  “Birey olma”  ihtiyaçları evrenseldir.Yani bu ihtiyaçlar,oranlarında farklılık arz etse bile,her kültürdeki her bir insan için geçerlidir.

     İşte…İnsanın ait olma ve birey olma dengesi veya dengesizliği onun yaşam yolculuğunun temelini oluşturmaktadır…

     Doğumundan önce annesinin karnındaki gelişimi  “Bağımlı oluşu”  temsil eden çocuk,doğumuyla birlikte aldığı ilk nefesle birey olma yolunda ilk adımını atmış olur.Aile ortamında ise ilk algıladığı,onların söz ve davranışlarıdır.

     Aile bireylerinin kişisel bütünlüklerindeki  (Yani bireyin özünün,sözünün ve davranışlarının bir ve uyum içerisinde olması)  tutarlılıkları ile orantılı olarak,zihinsel düzeyde olmasa bile,sezgisel düzeyde onları algılar;ve yine sezgisel düzeyde,algıladığı mesajlar çerçevesinde kendi varlığı hakkında bir kanaati oluşmaya başlar…

     Diğer taraftan,bilinmeyen ve belirsizliklerle dolu olan bu dünyaya karşı aile ortamındaki emniyet duygusunun verdiği güven ortamını kaybetmek istemez.Hayatının diğer safhalarında da bulunduğu ortamların kalitesiyle orantılı olarak kişiliği belirginleşir…


     İşte…İyi ile kötünün,doğru ile yanlışın birbirine karıştığı bu dünyada,kişinin kendi özüne yapacağı yolculukta doğru yolu bulabilmesi ve bu uğurda sebatla yürüyebilmesi,onun hayatındaki en çetin işidir…

     Çünkü, var oluş misyonunun farkına varan bir insanın önünde onu saptırmaya yönelik o kadar çok yollar ve yolcular vardır ki;ve her bir yolcu,kendi yolunun en doğru yol olduğu hususunda o kadar ısrarcı davranmaktadır ki…

     Sanki en doğru yol,en meşakkatsiz yolmuş gibi,en doğru yolun en meşakkatsiz yol olduğunu söyleyenlerden tutunda,kendi güç ve iktidarını örnek getirerek,güç ve iktidarın en doğru yol olduğunu söyleyenlere kadar,hemen herkes ona yol göstermeye çalışmaktadır…

     Kendi özüne ulaşmada irade ortaya koymuş olan bir yolcu,yol boyunca kimlerle karşılaşmaz ki; yola çıkıp ta yürüyeceğine yolu kendisine mekan edinenleri,yolda gelip geçene çelme takanları,yol üzerine oturup,entelektüellik ve metafizik üzerine mastürbasyon yapanları,her solukta kendi yolunu vurduğu halde,başkalarına çare olmaya soyunanları,kendi içerisindeki şu çılgın savaşların farkına varmayıp,başkalarının savaşları ile ilgili ahkam kesenleri,sadece kendilerine sebep-sonuç ilişkilerini nass  (Kesin delil)  kabul edip,doğru yolu bildiklerini zannedenleri,ödediği tek bir bedel için fatura çıkartıp ömür boyu hava atanları,ister şer yönünden olsun,isterse hayır yönünden insanları avlayarak başlığını-başbuğluğunu ilan edenleri;ama gerçekte ise kendilerini avlayıp,kendilerini hapsedenleri…

     Yolcu tüm bu karmaşaların içerisinde kalbine güvenendir…

     Yolcu bir zevk erbabıdır;kalbinden çıkan sevgi ve muhabbetin ortaya koyduğu zevkin,diğer arzularının hilafına gel-geç olmayıp,sonsuz,sınırsız olduğunu görebilendir…

     Hani demişlerdir ya;  “Mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır”  diye;bu cümleyi  “Yol göstericisi olmayanın yol göstericisi şeytandır”  şeklinde güncellersek;

     Yolcu,bu varlık aleminde kendisi ile birlikte yaratılmış olan her bir birimin yaratıcısı,esirgeyicisi ve yol göstericisinin Allah olduğunun idrakındadır…

     Yolcu,şu beşeri alemde yol gösterici olarak kendisine verilen vahiy haritasında ve nebi kılavuzunda  içerisine düştüğü çıkmazlarda Allah’a münacat ile yaklaşabilendir…

     Yine yolcu,bilincindedir ki bu yeryüzü yolculuğunda ancak bu münacat sayesinde,belki bir insan vasıtası ile,belki bir kitap vasıtası ile,hatta belki de bir çiçek,bir böcek vasıtası ile yolu aydınlanabilecektir…

     Çünkü kendiside farkındadır ki,bir taraftan makro düzlemde  (İlahi boyutta)  bir bütün olarak yaratılmış olan varlık aleminin bir üyesi olarak  “Aidiyeti”  bulunmaktadır,diğer taraftan ise bu yolculuktaki seçimlerinde ve sorumluluklarında tamamen yalnız olması öngörülmüştür…

     Dolayısıyla yolcu, yatay bir seyir izleyen yeryüzü yürüyüşündeki insan-hayat ilişkisinin  “Ait olma”  ve  “Birey olma”  denklemini hakiki manada ancak Allah’la girdiği dikey ilişkinin  (Kulluk ilişkisi”  sonucunda çözebileceğinin farkındadır…

     O zaman ancak,içerisinde yaşadığı kültürlerin değer yargılarını vicdan süzgeçinden  sağlıklı bir şekilde geçirebilip,özgür iradesi ile tüm sorumluluğunu üzerine alarak,kendi kararlarını kendisinin verebileceği bir bilinç düzeyine erişebilir…

     O zaman ancak,yeryüzü yürüyüşündeki bütün çabalarının neticesinde elde ettiği kazanç ve edinimlerinin  “Hazım”  ile ilişkisini idrak eder…

     Yolcu,hayatı boyunca kazandığı gerek paranın,malın,mevkiinin ve kariyerin, gerekse manevi edinimlerinin gerçek değerinin veya değersizliğinin onları ne kadar hazmettiği ile alakalı olduğunun farkındadır…

     Çünkü bilincindedir ki,hazmedilmemiş paranın,mevkiinin,kariyerin,bilginin,ahlakın,inancın ve hatta yemeğin bile kendisine getirisi zulümden başka bir şey değildir…

     Yolcu,yol boyunca soluklanma adına verdiği her molayı,hem kendi özeleştirisiyle ilgili hem de varlık alemiyle ilgili tefekkür durağında verebilendir…

     Çünkü bilincindedir ki,yol bilincini tahrif edecek en büyük düşmanı kendi nefsidir…

     Yine yolcu,varlık alemi ile ilgili tefekkürünü çoğunlukla hayatın günlük çekişmelerinden sıyrıldığı anlarda tabiat içerisinde yapar…

     Çünkü tabiat içerisindeki her bir birim,orijinal ve saf bir yol gösterici olarak,görebilen yolculara devamlı ikazda bulunmaktadır…

     Yolcu,yeryüzü yürüyüşünün sonucunda ulaşmak istediği ideali,Allah’ın cennetine kavuşmaktır…

     Yolcu cennete kavuşmak ister;cennete kavuşmak istemesinin nedeni,cennetin nefsine hoş gelen zevk ve güzelliğinden ziyade,orasının Allah’ın hoşnut olduğu rıza makamı olması dolayısıyladır…

     Yolcu cehenneme gitmekten çok korkar;cehennemden çok korkmasının nedeni,cehennemin nefsine vereceği acı ve ıstıraptan ziyade,orasının Allah’ın hoşnut olmadığı yer olması dolayısıyladır.Yoksa,Allah’ın hoşnut olduğu yer cehennem olsaydı,hiç tereddüt etmeden oraya gitmek isterdi…

     Dolayısıyla,yolcunun yeryüzü yürüyüşündeki yegane korkusu,O’nun rızasından ve sevgisinden mahrum kalma korkusudur…


     Bu uğurda,çoğunluğun aksine mücadele eden,çaba sarf eden,zulüm ve haksızlıklara karşı duran, acı ve ıstıraba göğüs geren,bedel ödeyen;ama tüm bunları da O’nun rızası ve sevgisi haricinde herhangi bir karşılık beklemeksizin bütün kalbiyle severek ve isteyerek yapan yolcular;

     Yolunuz aydınlık,kalbiniz sevgi ile dolsun…

    

     Hayırlı yolculuklar…

 



Benzer Eski Konular:

Bu yazı 399 kişi tarafından okundu.  
Yazarın Diger Yazıları: Administrator

Yorumlar  

 
0 #2 Zehra Ok 2009-03-08 17:45 Yorumunuz ve bakış açınız alanüstü…Uzun zamandır böyle güzel bir yazı okumamıştır..Sağolunn..Çokk güzle bir site.. Alıntı
 
 
0 #1 zeynep K 2009-03-03 14:46 …:-) güzel bir yazı tşkkürler Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile