Bunca zaman sonra eski dostlarla bir araya gelip, o güzel üniversite yıllarını anmak ne güzel bir duygu… İşte, unutuldu sandığımız seneler tekrar canlandı dün… Her şey çok değişmişti. Her biri bir iş ya da meslek sahibi olmuş. Aile sorumluluğu ve geçim derdinden olsa gerek o hareketli, neşeli, şen şakrak yapıları ağırbaşlılığa, bir nevi durgunluğa dönüşmüş; geçen yıllar saçlarını ağartmış, simalarını değiştirmişti. Değişmeyen; karakterleri, samimiyetleri ve dostluklarıydı. Bir an için o güzel anılarımızı sizlerle de paylaşmak geldi içimden;
Üniversite çağlarımızdı… Herkes kendi düşüncesine ve isteğine göre çevresini bulmuştu. Biz de bir arkadaş grubu kurmuş ve ortak bir idealde buluşmuştuk… Lakin bizim diğerlerinden her zaman farklı bir yönümüz vardı.
Sanırım siz de bunu fark edeceksiniz. Şimdi geçmiş bir anımızla beraber o dostlarımdan söz edeyim size;
Şelale; uzun boylu, beyaz tenli, dobra dobra bir kızdı. Güzel sesiyle herkeste hayranlık uyandırırdı.
Deniz’e gelince onu bir türlü anlayamamıştım, çok değişik bir kişiliğe sahipti. Bazen aniden sinirlenir, taşardı. Bazen de çok sessiz durgun ve sakin olurdu. Aslında herkes severdi Deniz’i. Sadece arkadaşımız Rüzgâr kızdırırdı onu.
Yıldız ile de iyi anlaşırdım. O kadar hırslı bir kişiliği vardı ki, her zaman en iyisini isterdi ve gözü hep yükseklerdeydi. Hayalinde bir gün star olmak vardı. Bulunduğu ortamda hemen parlayıverir, kendini gösterirdi. Hilal, onun en yakın arkadaşıydı…
Çınar; ağırbaşlı, sözleriyle ve davranışlarıyla kimseyi incitmeyen samimi bir arkadaşımızdı. İrice yapılı ve güçlüydü. Ayrıca aramızda yaşça en büyük olanıydı. Bu yüzden hepimiz ona koca Çınar derdik.
Menekşe ise içimizde en sevimli olanıydı… Çok renkli bir kişiliği vardı. Ufak tefek, minyon bir tipti… Oldukça zeki ve çalışkandı. Kimseye darıldığı ya da küstüğü görülmezdi.
Gül’e gelince yüzünden tebessümü eksik etmeyen bir dostumuzdu... Dış görünümüne çok önem verirdi. Parfümsüz dolaşmaz; kırmızı, sarı, pembe rengârenk kıyafetler giyerdi. Tırnakları dikkat çekecek derecede uzundu hep… Uzun ve ojeli tırnaklarından dolayı ona “dikenli gül” diyerek takılırdık.
İçimizde en uzun boylu olanı da Selvi idi… Endamlı ve güzeldi. Çok asil bir duruşu vardı. Sevmediğim tek huyu herkese tepeden bakışıydı.
Aramızda biri vardı ki, çok hırçın ve geçimsizdi… Bu Alev’den başkası değildi. Kimse ile anlaşamazdı o. Pire için yorgan yakan cinstendi. En ufak bir meseleyi sorun eder, kavga etmek için bahane arardı. Çevreye karşı duyarsız ve acımasızdı. Yedikleri şeylerin artıklarını etrafa savururdu. Bir erik yemek için koca bir dalı koparmaktan çekinmezdi… Birkaç gram eti için, o güzelim kuşlara akla gelmeyecek tuzaklar kurardı. Kaplumbağaları ters çevirip gittiğini biliyorum.
İşte bütün bu arkadaşlarla güzel bir bahar sabahı pikniğe gitmeye karar verdik. Kimler yoktu ki bu piknikte? Çınar Ardıç, Doğan Köknar, Rüzgâr Esen, Yıldırım Şimşek, Fidan Akçaağaç, Akasya Sarıgül, Menekşe Akmeşe, Açelya Karakuş, Kardelen Karaçam, Ceylan Bora, Şelale Çamlıbel, Gül Yeşilyurt, Hilal Güneş, Nergis Yücedağ, Papatya Poyraz, Nilüfer Bahar, Fulya Karaca, Ahu Kanarya, Funda Sarmaşık, Çiğdem Gökkuşağı, Kiraz Akbulut, İpek Kızılcık, Reyhan Karayel, Yasemin Kayın, Selvi Sarıçam, Yağmur Karabulut, Pınar Meriç, Fırat Dışbudak, Lale Orman, Filiz Akpınar, Gülbahar Dicle, Yıldız Karlıdağ, Deniz Özdalga ve Alev Karaduman… Epey kalabalıktık. Bir kısmı ailece gelmişti. Hepsi birer doğa dostuydu Alev dışında…
Hava, açık ve güneşli sayılırdı. Sadece birkaç tane parçalı bulut rüzgârın etkisiyle yer değiştiriyordu. Piknik alanında baharın tüm güzellikleri vardı. Yüksek kayalıklardan inen coşkulu su sesi duyulmaya ve güzelim manzarası da görülmeye değerdi. Yeşilin her tonunu taşıyan o gür ormandaki yeni filizlenen ağaçların ve rengârenk çiçeklerin bin bir çeşit mis kokusunu, hafif esen rüzgâr getiriyordu ta burnumuza kadar. Göçmen kuşlar en yüksek ağaçların tepelerinde seslerinin tüm hünerini göstererek özgürce şarkılarını söylüyorlardı.
Fotoğraf makinemle dört bir yanın resmini çekmiştim. Ben fotoğrafları çekmeye devam ederken, kimi arkadaşlarım salıncak kurmuş, çocuk gibi eğleniyor, kimi ağaçlara tırmanıyor, kimisi birbirinden güzel manzarayı izlemek için dolaşıyor, kimisi de yeşil çimlere uzanarak dinleniyordu. Bir ara Alev’e gözüm takıldı. Herkes temiz havayı ciğerlerine teneffüs ederken, o bir ağaç kütüğüne oturmuş, elindeki sigarayı büyük bir zevkle inadına tüttürüyordu. Yanında en çok onu ve Deniz’i kızdıran Rüzgâr vardı. “Ne saçma! Olan kendine oluyor” dedim içimden ve daha değişik alanları çekmek için biraz uzaklaşmaya karar verdim. Çektiğim fotoğraflara bakınca daha da neşeleniyordum. “Ne muhteşem bir yer burası, kim buranın güzelliğini bozabilir ki?” diye söylenirken, biraz ötedeki ağaçların arasından kara dumanların yükseldiğini fark ettim, Ardından da bağrışmaları duydum. Arkadaşlarımın bulunduğu bölgeydi orası… Panik ve korku içinde oraya doğru koştum. “Nereden çıktı şimdi bu yangın, hemen bir şeyler yapmalı!” diyen sesler kulağımda yankılanıyordu. Alev hemen yakınımdaydı ve yüzünde korkuyla karışık sinsi bir gülümseme görüyordum. Birden bana dönerek: “Korkunç şey, küçücük sigara izmaritinden bu koskoca yangın çıkar mı?” dedi. Nefret dolu gözlerle ona baktım ama diyecek bir söz bulamamıştım. Tek söylediğim: “Eğer bir şeyler yapmazsak, ormanla beraber hepimiz burada yok olacağız!” olmuştu. Alev birden kendine geldi ve canını kurtarabilmek için koşuşturmaya başladı. Lakin alevler gitgide büyüyordu. Herkes bu yangını söndürmek için seferber olmuştu.
O anda bir mucize oldu… Önce alevin hızını kesmek için rüzgâr sakinleşti. Sanki dolaşan o parçalı bulutlar yangını söndürmek için bir araya toplanıp karar aldılar. Yerden yükselen kara dumanlara karşı, gökte kara bulutlar inmeye hazırlandı. Sonra da yıldırımlar gürledi. Şimşekler yükselen alevlere yöneldi. Bulutlardan boşalan yağmurlar bir anda sağanak halinde o korkunç felaketi önledi. İşte rahmet yağdı denilen şey bu olsa gerek. Çok geçmeden yağmur dindi, tabi ki yangın da sönmüştü. Bulutlar dağıldı. Yine açık bir hava ve mis kokulu muhteşem bir ormanla baş başaydık.
Alev’in ne yaptığını merak ediyordum, göz ucuyla ona doğru baktım. İnanılmaz şey, Alev ağlıyordu… Anladığım kadarıyla olanlardan pişmandı. “Eğer yağmur yağmasaydı ülkemizin akciğeri olan bu koca ormanın ve içinde yaşayan birçok canlının yok olmasına sebep olacaktım!” dediğini duyar gibi oldum.
İşte dün eski dostlarımla konuşurken, bu olaydan da konu açıldı. Alev Karaduman da yanımızdaydı, ama o ismini mahkeme kararıyla değiştirerek Defne Çamyeli yapmış, artık içimizden biri olmuştu. Sadece ismini değiştirmekle kalmamış, çevrenin korunmasına yönelik birçok faaliyetlerde bulunmuştu. O, artık bir çevre dostuydu ve çevreye karşı daha duyarlıydı…
Rümeysa DOLAŞ
- 12/07/2009 12:40 - Memleket Hikayeleri
- 29/06/2009 07:06 - Sevgi İle Yaşamak
- 23/06/2009 22:37 - Açlık
- 13/06/2009 06:54 - Bir Papatyanın Dilinden
- 04/06/2009 07:07 - Yeraltından Notlar
- 27/05/2009 09:43 - Uçurtmaların Pilotu
- 21/05/2009 07:01 - Tolstoy'dan Üç Ögüt
- 14/05/2009 07:11 - İki İhtiyar
- 06/05/2009 07:11 - Efendi ile Uşak
- 22/04/2009 19:36 - Çocuk Olmak İstiyorum!
- 19/04/2009 20:52 - Sevgili Peygamberim
- 17/04/2009 07:12 - Toprak Ana
- 11/04/2009 20:13 - Büyük Çınarın Öyküsü
- 06/04/2009 21:07 - Gandhi
- 03/04/2009 22:14 - Cimri İle Cömert
- 01/04/2009 19:06 - Fıkra Cümbüşü
- 28/03/2009 18:47 - Köy mü Kent mi?
- 27/03/2009 14:12 - Hoş Geldin Bahar


Yorumlar
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.