Yazdır
PDF

Cinlerden Korunma Duası ve Şeytan

Yazar Administrator on . Posted in İslam - Orjinal

"SİZİ YARATTIK VE ŞEKİLLENDİRDİK (ÖZELLİKLERLE BEZEDİK) SONRA DA MELEKLERE;

 


-SECDE EDİN ADEM’E!... DEDİK.
SECDE ETTİLER; SADECE iBLİS ETMEDİ..." (7-11)
"İBLİS SECDE ETMEDİ ÇÜNKÜ CİN SINIFINDANDI!.." (18-50)
"YANLIZCA iBLİS (secde etmedi); BÜYÜKLENDİ VE KAFİRLERDEN (gerçeği örtenlerden) OLDU!.." (38-74)
"SORDU:
-SANA EMRETTİĞİMDE SECDE ETMENE NE ENGEL OLDU?....

 

DEDİ Kİ:- BEN ONDAN HAYIRLIYIM!.. BENİ ATEŞTEN (dalga-wave) kökenli olarak),
ONU iSE ÇAMURDAN (moleküler kökenli) YARATTIN!..
BUYURDU:

-ORADAN iN!... KENDİNİ BÜYÜK GÖRMEK ORADA YAKIŞMAZ!.. ÇIK GİT;
ÇÜNKÜ SEN KÜÇÜLENLERDENSİN!.." (8-12/13)
"LA`NETİM ÜZERİNEDİR DİN GÜNÜNE KADAR!..." (38-78)

"DEDİ Kİ:

-HİÇ OLMAZSA BA`S GÜNÜNE KADAR BANA MÜHLET VER..?" (8-14)

"BUYURDU:

-BANA YOLUMU ŞAŞIRTMANA KARŞILIK, AND İÇERİM Kİ BEN DE ONLARIN DOĞRU YOLLARI ÜZERİNE OTURACAĞIM (böylelikle yollarını kesip saptıracağım)...
ÖNLERİNDEN, ARKALARINDAN, SAĞLARINDAN, SOLLARINDAN ONLARA YAKLAŞACAĞIM... ONLARDAN ÇOĞUNU ŞÜKREDER BULMAYACAKSIN!..." (7-17)

"(iblis dedi) İZZETİN ADINA YEMİN EDERİM Kİ BÜTÜN KULLARINA YOLLARINI ŞAŞIRTACAĞIM; iHLASLI KULLARIN HARİÇ OLMAK ÜZERE.."(38-82/83)
"ALLAH ONA LA`NET ETTİ..

O DA DEDİ Kİ:

-KULLARINDAN BELLİ BİR KISMINI ALACAĞIM!...

ONLARI MUTLAKA ŞAŞIRTIP SAPTIRACAĞIM; BOŞ UMUTLARA, VARSAYIMLARA BOĞACAĞIM!... ONLARI DAVARLARIN KULAKLARINI YARMAYA TEŞVİK EDİP, YARATILIŞLARINDA OLANI DEĞİŞTİRTECEĞİM!..

KİM ŞEYTANI VELİ, HÂMİ, DOST EDİNİRSE, O KESİNLİKLE ZARARA GİRER!.."

ŞEYTAN ONLARI BOŞ VAADLERLE HIRS SAHİBİ YAPAR; ONUN BÜTÜN VAADLERİ HEP
ONLARI ALDATMAK İÇİNDİR!.. (4-118/120)

"EY ADEMOĞULLARI, BEN SİZE YEMİN VERMEDİM Mİ, ŞEYTANA KULLUK ETMEYİN
O SİZİN KESİNLİKLE APAÇIK DÜŞMANINIZDIR; DİYE...

ANDOLSUN Kİ, O, SİZDEN NİCE NİCE NESİLLERİ BAŞTAN ÇIKARDI; SİZDE BUNU
FARKEDECEK AKIL YOK MU?..." (36/60-62)

"DOĞRUSU iMAN EDENLER VE RABLARINA GÜVENENLER ÜZERİNDE ONUN TASARRUFU YOKTUR!..

ONUN TASARRUFU ANCAK KENDİSİNİ DOST KABUL EDİP BÖYLECE ŞİRK İÇİNDE OLANLARADIR!..."
(16-99/100)

"ŞEYTANİ CİNLER ONLARI GAFLETE DÜŞÜRÜP "ALLAH" ZİKRİNDEN ALAKOYMUŞTUR!..
CİNLERİN TOPLULUĞUNA KATILMIŞLARDIR ONLAR !...

ŞEYTANİ CİNLERLE İLİŞKİDE OLANLAR HÜSRANA UĞRAMIŞLARDIR !.." (58/19)

Evet, en büyük önderleri "İblis" lâkaplı, "şeytâniyet" vasıflı, "AZAZİL" isimli Cinin, ALLAH`a karşı;"Tüm insanları saptırma"sözüne uymak amacıyla;islamı ve Hz. Muhammedi kabul etmeyen
cinlerin en büyük gayesi ve zevki, insanları aldatıp iman esaslarından saptırmaktır!..

Yukarıda meâlen anlamlarını vermeye çalıştığımız âyetlerden çıkan bazı önemli noktalar üzerinde duralım biraz...

İnsan yaratılmadan önce yeryüzünde "cinler" denilen dalga(wave) bedenli tür yaşamaktaydı...

Bu cinlerin o devirdeki önderi de "AZAZİL" adıyla bilinen bir "CİN" idi...

"ALLAH" kudretiyle, "insan" denen varlık moleküler yapıdan oluşan bedenle dünya üzerinde meydana
geldiği zaman, melekler onun hangi üstün meziyetlere sahip olduğunu farkedemediler...

Ne var ki "insan" hakikati itibariyle "NEFS"in "sâfiye" halinde yaşanacak "ALLAH" yakînine istidatlı
varlıktı; ve bu yüzden de "HALİFE" olmak şerefi üzere fıtratlanmıştı! ..
"AZAZİL" denen, surete bürünmüş yeryüzü meleklerini de algılayan "mülhime nefs" mertebesinde olan
cin; daha sonra vahiy yollu insanın özündeki yüceliğe secde eden meleklere uymadı ve secde etmedi!...

Bunun esas sebebi de meleklere vahyolan hakikatin kendisine vahyolmamasıydı!...

"Azazil" esas itibariyle, tasavvuftaki "MÜLHİME NEFS" mertebesinin irfanına; yani "ilm-el yakîn" mertebesinde "TEK"lik bilgisine sahipti!... Bu yüzden de diğer bütün cinlerin önderi durumundaydı!...

Nitekim, (7-16)daki âyette işaret edildiği üzere, yaptığı yanlışın; yani "İBLİS" ismini almasına yolaçan içine düştüğü iltibasın (ikilemin) ALLAH tarafından kendinde meydana getirildiğini itiraf etmekteydi..

Bu arada, içine düştüğü ikilemde yanlışı seçmesi yüzünden "İblis" adını alıyordu..

İşte iblis`in, bu olay sırasında, yapısında bulunup da o ana kadar ortaya çıkmamış olan "ŞEYTÂNİYET" vasfı açığa çıkmakta; bu yüzden de bütün insanları kendi durumuna düşürme gayesini hedef edinmektedir...

İblis`in bu özelliğini ortaya çıkarma kararı, artık hem kendisinin hem de onun önderliğini kabul eden
tüm cin nesillerinin "ŞEYTAN" diye anılmasına; ve bu lâkapla çağrılmalarına vesile olmuştur..

Bütün bunların sonucudur ki, Kur`ân’ı ve Hz. Muhammed`in getirdiklerini ya tamamiyle, ya da bir kısmıyle reddeden tüm cinler, en büyük amac olarak insanları "İMANDAN SAPTIRMAYI" kabullenmişlerdir...
"Buyurdu:
BİRBİRİNİZE DÜŞMAN OLARAK İNİN !...." (7-24)

âyetinin yorumunda, en büyük yorumculardan Fahreddin Razi şöyle der:

"Adı geçenler: Adem, eşi ve iblis`tir.. `İniniz` sözü, bu üçünü de kapsar..

`Birbirinize düşmansınız` sözü, CİNLERLE İNSANLAR arasında düşmanlığın kökleştiğini,
bunun hiç kalkmıyacağını ifade eder."

Gelelim bu âyetlerdeki işaretlerden bazı anladıklarımıza:

"ORADAN iN" diye işaret edilen mahâl "MÜLHİME NEFS" mertebesidir!...

Çünkü "mülhime nefs" mertebesi "TEK"liği biliş mertebesi; yani "ilm-el yakîn" halidir; ki,
orada birimsel "BEN"liğe, yani "tekebbür"e, yani büyüklenmeğe asla yer yoktur!...

Çünkü "TEK"lik anlayışında birimsel mânâda "ben"liğe yer yoktur...
Bu anlayış bir alt basamak olan "levvame" mertebesinde olabilir...

"Mülhime nefs"(1) ilhamlarının idrakında tüm varlık "TEK"tir,
ve dolayısıyla secde edilen varlık da "TEK"tir!...

Şayet secdeden kaçınırsan, Adem`e değil, "TEK"e secdeden kaçınmış olursun!... O takdirde de orada, yani "mülhime nefs" mertebesinde kalamazsın!. ALLAH`tan ayrı varlıklar görme
mertebeleri olan "levvame" veya "emmare" basamaklarına inmen icabeder!.

"Mülhime Nefs"in ne olduğunu tasavvufa yakınlığı olmayanlar pek bilemez...
Bu nedenle, kısa bir şekilde bunu anlatmaya çalışayım...
Kendini beden kabul eden insan tamamiyle bedene ait tatmin ve zevkler doğrultusunda yaşar ki,
bilinç bu düzeydeki düşünceleri itibariyle "emmare nefs" adını alır...

Bilinç, kendinin beden olmayıp, bedenden sonra da yaşamı devam edecek madde ötesi bir varlık olduğunu farkettiği zaman; gerek kendi özünü, hakikatını tanıma yolundan alıkoyan davranışları, günahları, gerekse de düşünceleri dolayısıyla pişmanlıklar içine girer; yani arapçasıyla kendisine "levm" eder... Bu yüzden de "levvame nefs" adını alır... Bu anlayış içinde olan kişiye, abid, zahid, derviş gibi isimler verilir...

Bu pişmanlığın sonucunda kendi hakikatını araştıran bilinç, yaptığı çalışmalar ve aldığı ilhamlarla da farkeder ki, evrende varolan her şeyin aslı ve hakikatı "TEK"tir!.. Her şeyi vareden varlık her şeyiyle "TEK"tir ve
"O"ndan gayrı da mevcut değildir!.

Öyle ise yine farkeder ki, "ben" dediği zaman işaret ettiği varlık eskiden beri zannedegeldiği
kendisi değil, herşeyin hakikatı olan "O"dur!...
NEFS, bu noktadan çıkışla ve aldığı ilhamlarla, çok değişik tesbitlere erer ki; ilhamlar alan anlamına "mülhime nefs" diye isimlenir... Bu kişiye de "arif" denilir.. "NEFS" mertebelerini bu güne kadar hiç anlatılmadık yönüyle "NEFS" isimli 90 dakikalık ses kasetinde açıklamaktayız... Arzu edenler detayları oradan dinleyebilirler...
Ayrıca "KENDİNİ TANI" isimli kitapta da bu konuya çok geniş yer verdik, Allah takdir etmişse...

Evet, "Büyüklenmekle", kişi o mertebeden, "nefsi emmare" düzeyine "inme" durumuna girer; ki bu da
mecazi ifadeyle "ALLAH`TAN UZAKLAŞMAK"; yani "ALLAH`ın la`netine uğramak" demektir!

"LA`NET", ALLAH`tan ayrı düşme, yani reddedilmiş olma; yani "emmare nefs" haliyle yaşama düzeyidir!...

"Mühlet isteme", "mülhime nefs" ilmiyle yaşayarak bu ilmin marifetiyle insanlar üzerinde
tasarruf etme gücünün muhafazasıdır!..

Cinlerin, "mülhime nefs" irfanından ileri gelen tasarruf gücüne karşı, insanın savunma silahı ya
"İMAN"dır; ya da "mülhime"nin bir üstü olan "mutmainne nefs" durumundaki "İKAN" halidir!...

CİNLERDEN VE BU YOLLA YAPILAN BÜYÜLERDEN KORUNMAYI SAĞLAYAN, RABBİNE GÜVENENLERE TAVSİYE EDİLEN, KUR`ÂN-I KERİM’DEKİ DUA iSE AŞAĞIDA VERİLMİŞTİR:

KORUNMA DUASI

Rabbî inniy messeniyeş şeytânu binusbin ve azâb; Rabbi eûzü bike min hemezâtiş şeyâtıyni ve eûzü bike
rabbi en yahdurun.Ve hıfzan min külli şeytanin marid. (Sad:41, Mü’minun 97/98, Saffat:7)


"CİNLERİN", Ruhçulara verdikleri tebliğler; uzaycılara verdikleri tebliğler; Anadolu`da "ben evliyayım" diyerek insanların karşısına çıkıp verdikleri tebliğler; "biz falanca büyük zatız, seni yetiştirmek ve insanlara
faydalı olmak için sana yardımcı olmaya karar verdik" gibisinden verilen söyleşiler hep aynıdır...

Amaç, insanları "İMAN ESASLARINDAN", din esaslarından, din hükümlerinden saptırmak;
ibadetten, dinin getirdiği çalışmalardan uzaklaştırmak!..

"İMAN"ın iki mertebesi vardır:

TAKLİT yollu İMAN...

İDRAK (tahkik) yollu İMAN..

"Levvame nefs", yani nefs mertebelerinin ikincisindeki İMAN, taklit yolludur ki; bu düzeydeki kişiyi, cinler, kendisine zarar verecek fiillere sürüklemek; ve "ALLAH"ı kimi işlere karışıp kimi işlere karışmayan
bir gök tanrısı gibi kabul ettirmek yoluyla saptırmaya çalışırlar...

Âbid ya da zâhid, veya derviş diye isimlenen bu düzeydekiler için akla hayâle gelmeyecek oyunları vardır cinlerin; ki bunlar saymakla bitmez.. Bu konuyla ilgili eserlerde bu oyunlar sıralanmıştır...

"Mülhime nefs" yani nefs mertebelerinin üçüncü basamağı olan ilhama dayalı olan "İMAN" sonucu oluşan idrak ise kişiyi varlığın "hakikatına dair mârifete" götürür... Ki bu yüzden de bu kişiye "ÂRİF" ismi verilir!...
Cinlerin, "ârif"leri kandırmaları ise, "varlıklarının "Hak" olması sebebiyle hiç bir ibadet ve taate ihtiyaçları olmayacağı, ne yaparlarsa yapsınlar cehennemin onları yakmayacağı" yolundaki telkinlere dayanır!.. Ancak burada farkedilemeyen son derece önemli bir husus vardır:

Her boyutun kuralı kendine hastır; bir boyutun kuralı diğer bir boyutta geçmez!...

Yani, zât boyutunun, veya esmâ boyutunun gerçeği, efal boyutunun kurallarını ortadan
kaldırmaz, veya geçersiz kılmaz!..

Bu sebebledir ki... Yeterli çalışmayı yaparak gerekli enerjiyi ya da nuru toplamayan kişi, hakikatı itibariyle "HAK"da olsa, cehennem ortamına gittiği zaman yanar!... Tıpkı bugün, hakikatı
"HAK" olan kağıdın, hakikatı "HAK" olan ateşte yanması gibi!...

Tasavvufta, tarikatta öğretilen bilgiler; hakikatte öğretilen bilgiler; mârifete dair bilgiler; bunların hepsi de doğrudur!... Ama bunların hepsi de, bilinç boyutunda, şuur boyutunda geçerlidir!.
"Ârif"in şayet bu basamaklardan geçmiş bir yetiştiricisi yoksa, buradayken rahatlıkla "mülhime mârifetine sahip cinin" yoldan çıkartıcı telkinlerine kapılarak, "Mülhime nefs" mertebesine gelmişken
yeniden "emmare nefs" düzeyine düşer!..

Taklidi iman yani "levvame nefs" düzeyinde olanları cinler "mülhime"nin "marifetinden" mahrum bıraktırmak için "B" sırrından perdelerler... Bunun için de her türlü saptırıcı fikri ilham ederler...

İnsanın kendindeki üstün özellikleri keşfetmesi; ancak "ALLAH" varlığıyla mevcut olduğunu" anlamasından ve özündeki "ALLAH"ı keşfetmesinden geçer!...

ŞEYTAN denen cinler ise, insanı özündeki "ALLAH"ı keşfetmekten perdelerler; ve insanın kendini madde bedenden ibaret bir varlık olarak, bir hayvan türü olarak kabullendirmeye çalışırlar...

"ŞEYTAN" lâkabıyla bilinen cin neslinin insana verdiği en büyük zarar, onu ÖZÜNDEKİ "ALLAH"ı keşfetmekten alakoymak; ve bu yolda ona ulaşan bilgilere karşı perdelemektir!

Şunu kesinlikle bilelim ki, fiiler sahasında, davranışların ve yapıların kuralları, kanunları geçerlidir.

Nasıl ki yeterli gıda almadığın zaman, vücudun enerjisiz kalırsa; aynı şekilde, namaz zikir, oruç gibi çalışmalar yapılmadığı zaman da ruh yani dalga(wave) beden enerjisiz kalır!... Bu bedenin kanunudur!...

Beden kanunu, deyince yalnızca şu andaki madde biyolojik bedeni algılamayın...ister madde, ister maddeötesi dalga(wave)-ruh beden!.

Yani senin, her halukarda bir madde beden yapın var!..ister bu dünyada ister bunun ötesinde...

Bugün için beş duyuna GÖRE, sadece bu bedenine "madde" diyoruz ama; yarın o dalga(wave) ortama geçince, "o dalga(wave) bedenine de madde beden" diyeceksin!...

Zira o ortamın şartlarına ve algılama organlarına göre, o beden de yine "bir tür madde" bedendir.

Dolayısıyle, senin madde bedenin sonsuza kadar ortadan kalkmaz!.

Bu yüzdendir ki, madde bedenle yapman gereken çalışmaları, şu andan, ölüm gerçekleşene kadar, yapmak zorundasın!.

Ne zaman beyin ortadan kalkar bu ölüm denen olayla birlikte, ondan sonra zaten bu çalışmalar da biter; böylece ruha yeni enerji ve ilim yükleme olayıda sona erer.. Ruh artık, o güne kadar
yüklenmişiyle başbaşa kalır.

Burada çok önemli bir nokta var... Dikkat edin!..

Eğer hakikat bilincini taşıyan madde bedenin, o bilinci taşıyacak dalga(wave) bedeni,
yani ruh gücünü dünyadayken elde edememişse; vay haline!.

Zira ruh bedenin, bu enerjiden yoksun kaldığı için, güçsüz bir hal ile son derece güçlü
bambaşka varlıkların ortamına gidecektir!.

Yani, şu anda sen hakikat bilincini ruhuna yükledin ama maddi çalışmalar yapmadın, namaz, oruç,
zikir, hac gibi... Dolayısıyla da bunların sağlayacağı enerjiden de mahrum kaldın!...

O ortamdaki şartlar içinde, mevcut olan yüklenmiş tüm bilgiler, kendini tüketip gidecektir; çünkü o ilmi değerlendirecek yeterli enerjin yok!... Hakikate dair bildiğin bilgilerin hepsi de, güneşin altındaki buzdan heykelin yavaş yavaş eriyip buhar olması gibi eriyip buhar olacaktır... Sana öbür tarafta bir yararı olmayacaktır.
CİNLERİN de sahip oldukları "mülhime irfanı"; aynen "mülhime"den "emmare"ye dönmüş kişilerin hakikate dair irfanının bir süre sonra kayboluşu gibi, cehennem ortamında yok olup gidecektir...

İşte bunun basit misâli...

Şu anda hakikate dair bilgilere sahipsin, ama giriyorsun öyle bir toplumun içine ki, kavga gürültü, üstünde yoğun baskılar; ve o fiiller devamlı sürüp gidiyor... Derken yavaş yavaş sendeki o hakikat bilinci, azalıp hafifliyor; ve nihayet o ortama kendini kaptırıp; oranın bir bireyi gibi davranışlar ortaya koymaya başlıyorsun!.

İşte aynı şekilde, öbür dünyada, yani ikinci bedenle yaşamda, eğer bu hakikat bilincini taşıyabilecek düzeyde bir enerji potansiyeline sahip değilse ruh bedenin; içine gideceği ortamda ister istemez karşılaşacağı
şartlar altında, o hakikat bilgisi yavaş yavaş kaybolup silinecek; neticede, azap verecek olan
bir ortamın yaşamı seni kuşatacaktır.

İşin bu yanlarına, yani mârifetullaha dayanan bu sırlarına vakıf olmayan gerek tarikat ve gerekse hakikat ehli olduklarını kabullenen kişiler; o hissettikleri halin veya saptırıcı fikirler ilham eden
cinnin etkisi altında, yapılması zorunlu çalışmaları ihmal ederler.

İşte bu ihmal, onların öbür tarafta pek çok şeyleri yitirmelerine; ve bildiklerinin gereğini yaşayamamalarına yol açar, ruhlarındaki güç yetersizliği dolayısıyla!.işte işin bütün püf noktası buradadır.

İşte ister Hz. Rasûlullah olsun; ister Muhyiddin A`rabi olsun, ister Abdulkadir Geylâni olsun; üst düzey marifete ermiş kim olursa olsun, çalışmalarına devam etmelerinin kökeninde bu sır yatar.

Hakikati bilmenin getirdiği sarhoşluk ya da cinlerin bilincine yolladığı saptırıcı fikirler, mesajlar eğer seni bir
takım çalışmaları yapmaktan alakoyuyorsa, bu hakikat bilgisi senin için yaralı değil zararlı oluyordur!.

Peki "HAKİKAT" ilmini terkedelim mi?

Kesinlikle hayır!..

O ilmi değerlendirmezsek pek çok şeyden mahrum kalırız!. O ilme sakın uzak kalmayalım!.

Evet dostum, "HAKİKAT" ilmini mutlaka değerlendir!... O ilmin halini şuur boyutunda muhafaza et; ama beden boyutunda da, nasıl yemenin, içmenin, giyinmenin, soğuğa-sıcağa tedbir almanın hakkını veriyorsan; aynı şekilde bedenen yapılması gereken "ibadetlerin" de hakkını vermek zorundasın!...

Kim ki bu dediklerimin aksini söylerse, o hal lisânı ile "henüz benim mârifet konusunda ilmim yoktur"
diyerek kendini târif etmektedir...

Evet bütün bunlardan sonra herhalde farkettik ki, görünenlere dayanarak, eldeki verilere GÖRE çözüm arayan felsefe, hiç bir zaman, görülemeyen gerçekleri esas alan dine, tasavvufa alternatif olamaz!..

Öyle ise şimdi geldik Dini değerlendirebilmek için gerekli olan "iman nuru"nun kişide
ne şekilde oluştuğuna; yani "hidâyet" haline...

Bu konuyu şimdiye kadar hiç açıklanmamış hâliyle "Hz. MUHAMMED NEYİ OKUDU" isimli kitabımızda
tüm detaylarıyla yazdıysak da, gene de, konuyla ilgisi sebebiyle burada bir miktar anlatalım...

O "iman" nuru denen "iman"ı Güneş sisteminin son yıllarda keşfedilen gezegenlerinden
Şiron`un yansıttığı etkiler meydana getirir.

Üstün aklı ise Uranüs meydana getirir. Uranüs`ün getirdiği feyz eğer Şiron`un da nuruyla desteklenmişse,
o kişi velâyet mertebelerinde yüksek derecelere gider. Bunlara ilâveten Plüton`un da uygun
açıyla kişinin din evinde yer alması ise "müceddid"lik görevine imkan sağlar...

Şiron`un 120. gündeki tesirleri saidlik - şakilik olayında güçlü rol oynar!

Hani "bir melek gelir said mi, şaki mi olduğunu yazar" diye Rasûlullah Aleyhisselâm’ın tarif
ettiği olay Şiron`un 120. gündeki diğer gezegenlerle açılarından doğan tesirdir.

Ondan sonra Şiron`un 9. aydaki tesiri kişinin mâneviyata olan istidadını verir.

Şiron`un yükselen burçtaki, doğduğu dakikadaki tesiri de kişinin kabiliyetini meydana getirir...
Elbette burada mâneviyata dönük kabiliyetten söz ediyoruz.
Said-şaki noktası 120. günde belirlenir...

İstidat 7. ve 9. ay arasında aldığı tesirlerle oluşur...

Doğduğu anda aldığı tesirler de kabiliyeti meydana getirir.

Bir kimsenin kabiliyeti vardır, istidadı olmayabilir..

İstidadı vardır, kâbiliyeti yoktur.

Kabiliyeti ve istidadı yoktur; fakat said olarak meydana gelmiştir...ilk tesiri almıştır... En ufak yaptığı hasene sevap olarak yazılır... Cennete gider!. Ancak hangi sınıftan olarak cennete gider?...
"Cennet ehlinin çoğunluğu bühldür" der Hz Muhammed Aleyhisselâm... Yani çoğunluğu ahmak veya saf kişilerdir cennet ehlinin!. Hiç bir şeyi bilmez, anlamaz, kavrayamaz!... Ama, yap, dendiği için bir
takım şeyleri yapar ve cennete gider!.

İşte demek ki üzerinde duracağımız önemli nokta; aklın yerini iyi tâyin etmektir.

İman noktasına gelene kadar akıl gereklidir.

Aklın kavramakta zorluk çektiği konularda iman noktasına gelinmiş demektir ki,
burada aklı zorlamayıp, imanın gereğini yapmak gereklidir.

İman noktasını geçtikten sonra, gene aklı kullanmak gerekir.

Burası çok önemli bir noktadır!...

Yani; imanın gerekeceği noktaya kadar, aklı kullanıp, ilerliyebileceğin kadar akılla yürüyecek ve
iman noktasına ulaşacaksın... Burada aklın yapısı dolayısıyla yetersizliğini kavradığın için de
"İMAN"a gerek olduğunu farkedecek ve iman kapısından içeri gireceksin!.

İman noktası sende açıldığı zaman, imanın neden, niye ve nasıl olduğunu idrak ettiğin zaman; aklının hikmetini kavrayamadığı bir takım teklifler sana ulaştığı zaman ise, aklını fikrini durdurup; imanının gerektirdiği bir biçimde o fiili ortaya koyacaksın!.

İmana dayalı bir biçimde gerekli çalışmaları yaptıktan sonra, gene aklını kullanıp, o imana dayanan olayın hikmetini kavramaya çalışacaksın!. O olayın da hikmetini kavradınmı, artık imanla akıl kenetlenmiş olur ki, onu cinnin ilhamı ya da vehim yıkamaz!.. Senin için sağlam bir kale meydana gelmiştir!.

İnsanı "ALLAH"`a "İMAN" noktasından engelleyen en büyük üç perde; Nefs, tabiat ve şartlanmalardır; dedik...
Şartlanmalardan ve tabiatttan kurtulabilmek felsefe yolu ile de mümkündür!.

Tasavvuf ise, iman nuruna dayanan bir tarzdaki çalışmalar bütünüdür.
Felsefe, daha önce de izah ettiğimiz gibi ise iman nurunu esas almaksızın, sırf akıl gücü ile yapılan çalışmalardır.

Bir kişi tasavvufa yani iman nurunu esas alan çalışmalara dayanmadan, kendindeki şartlanmaları ortadan kaldırabilr...

Şartlanmaları kaldırması, eğer iman nuruna dayanmıyorsa, tamamen beşeri zevk ve arzular istikametinde bir yaşam yolu oluşturur.

Bunun neticesi; "zındık" denen, "ALLAH" kavramını inkar ederek; kendini bir birimsel yapı kabul edip,
tümüyle bedene dönük zevk ve arzular peşinde, hiç bir korkusu kalmaksızın yaşamayı doğurur.

Eğer ki; şartlanmalar perdesini kaldırmakla birlikte tabiat perdesini kaldırmışsa, ancak dikkat edelim bunu
akıl yolu ile başarıyor; iman nuru yok!... O zaman bu kişide olağanüstü haller gözükebilir!...
Onda gözüken bu olağanüstü haller, "istidraç" adını alır.

Eğer bu kişi, tabiat perdesini iman nuru ile kaldırmışsa o zaman ondan gözüken olağanüstü hallere "keramet" adı verilir... "ALLAH" ikramı anlamında!. Yani kişi bu halde iman nuru ile hareket ediyor...
Akıl, iman nuru ile hareket ediyor!.

Birinci aşamada, şartlanmaları kaldırdı... Şartlanmaları kaldırarak, halka tabi olmak durumundan kendini kurtardı!...

İkinci aşamada, tabiat perdesini kaldırdı...ilâhi ikram denen özünden gelen birtakım hallere nâil oldu!... Keramet sahibi oldu!.

Ve üçüncü aşamada, nasib olursa eğer; o zaman "nefs" perdesi de kalkar, "ölmeden evvel ölmek" denen hal meydana gelir!. "Yakîne" erer!... "Yakîne" erdiği zaman, ondaki ubûdiyet hükmü kalkar. Hali, ubûdettir.

Ubûdet "ALLAH"`ın fiilinden ibarettir!.

Burada önemli bir nokta var.

İman nuru olmayan kişi, felsefe yolu ile kendisindeki şartlanmalar, adet perdesini
ve de değer yargıları perdesiyle duygular perdesini kaldırabilir.

İman nuru ile hareket eden de bu iki perdeyi kaldırabilir. Fakat bunlardan sonraki ana perde olan
"NEFS" perdesinin kalkması iman nuruna bağlıdır.

Eğer iman yoksa o kişide, şartlanmalar ve tabiat ve duygular perdelerini kaldırmasına rağmen; "nefs" perdesi onda kalkmaz!. "nefs" perdesinin onda kalkmayışının sebebi iman nurunun onda açığa çıkmamasıdır!..

"Nefs" perdesi kalkmadığı sürece kişi hakikata eremez, zahirde kalır.

İman nuru ile nefs perdesi kalkar!. Ancak, iman nuru da saadet hükmünü almış kişide meydana gelir.

Eğer 120. günde saadet hükmünü almamışsa, o kişide nefs perdesi kalkmaz!... Niye? Çünkü iman nuru yok!. İman nurunun varlığı kişide ana rahminde 120. günde saadet hükmünü, açılımını almasına bağlıdır.
Onu almadıysa ne yaparsa yapsın bu mümkün olmaz!.

İşte Eflâtun`un cehennemde olmasının sebebi "ŞAKİ"olarak varoluşuydu!

Esasen, Eflatun âdet yani şartlanmalar ile tabiat perdesini kaldırmıştı. Eflatun`da istidraç
denen haller de görülmüştü!.

Bir çok Budistlerde de bu perdeler kalkar!.. Fakat 120. günde saadet hükmünün sonuçlarını oluşturan anti-çekim dalgaları beyinde üretilerek ruha yani dalga(wave) bedene yüklenmediği için cennet boyutuna geçemezler...

Tabiat perdesinin kalkmaması yüzünden kişi "NEFS"ine ârif olamaz, kendini beden
kabullenmekte devam eder...

Kendi kabul ettiği bedenine güç geldiği için de yapmakta zorunlu olduğu ibadet adı verilen çalışmaları
yapmaz!. Bu yüzden deister istemez cehennemeden uzun bir sürede geçer...

Zira, iman nuru var olmadığı için, kendini cehennemden kurtaracak olan o nur, veya anti-çekim dalgalarından oluşan dalga(wave) enerji ruha yüklenmez!.. Ruha yüklenmeyince de ister istemez cehennem ortamında
kalır; dışarıya çıkamaz!... İşin ilmine, hakikatına bilgi yollu vakıf oluş, kendini bu olaydan kurtaramaz.

Din konusunda yanlış anlaşılan bir nokta daha var...

Gelmiş geçmiş tek bir din vardır o da Hz. Muhammed Aleyhisselâm’ın yaşadığı devirde ilk defa bildirmiş olduğu İslâm`dır, değil!.. Bu yanlıştır!. Burada bir yanlış anlama söz konusu.

İsa Aleyhisselâm’ın, Musa Aleyhisselâm’ın, İbrahim Aleyhisselâm’ın devirlerinde tebliğ edilen din de "İslam"dır!.

Peki öyle ise İslam nedir?

Bu konuyu ileride değişik yanlarıyla ele alacağız; ancak şimdi de sırası gelmişken biraz inceliyelim..

İslam "ALLAH"a teslim olma sistemidir!.

Yani varlığın üzerinde mutlak mutasarrıf, hakim, yönetici, varlığın sahibi "ALLAH"tır; her şey O`na teslim olmuş olarak mevcuttur anlayışı!.

Bu anlayış hangi devirde kimden gelirse gelsin o tek gerçek dindir.

Yani, İslam diye günümüze özgü ya da Hz. Muhammed Aleyhisselâm’ın getirmiş olduğu bir dini anlamayalım.

KESİNLİKLE "ALLAH" iNDİNDE DİN İslâm"dır.

Yani, Din denen olayın aslı; varlığın Mâlikel Mülk olan "ALLAH"`ın hükmü, iradesi, kudreti,
ve tasarrufu altında olduğu gerçeğinin farkedilmesidir...

Bu anlayışı getirmiştir Hz. İbrahim Aleyhisselâm, Hz Nuh Aleyhisselâm, Hz.İsa Aleyhisselâm, Hz Musa Aleyhisselâm... Hepsi de bu Dini, bu esası getirmiştir!.

Hepsi de demiştir ki;

"Bu dünya fanidir, geçicidir. Sahip olduğunuzu sandığınız her şey bu madde dünyasında kalacaktır..
Siz "ALLAH"`a ve ölümötesi yaşam boyutuna yalnız ve hiç bir şeyinizi götüremeden geçeceksiniz.
Ona göre hazırlanın."

Bütün "ALLAH" Nebi ve Rasûllerinin dediği istisnasız budur!.

Bu yüzdendir ki İslâm Dini denen Din, bu "ALLAH"a teslim olma Dinidir; yani inancıdır; anlayışıdır!.

Biz "İslâm Dini" deyince, sadece Hz Muhammed Aleyhisselâm’ın getirdiği
"Din" zannediyoruz; ki bu yanlıştır!..

İşin ve Kur`ân ‘ın özüne vakıf olmayışımızdan ileri gelmektedir bu hata!.
Bu konuya ileride "İslam" bölümünde tekrar geleceğiz...

İşte kişinin vehmi nefsinden kurtulması, nefs perdesini kaldırması ancak ve ancak iman yolu ile mümkündür.
Tabiat ve şartlanmalar perdelerinin kalkması akılla mümkündür.
Ancak nefs perdesinin kalkması ancak ve ancak iman ile mümkündür.

Niçin?

Şimdi bu sualin cevabını iyi anlayalım... Çünkü burası çok iyi anlaşılmalı...

Akıl, şartlanmaların terkedilmesi gerektiğini kavrar ve idrak eder.

Mesela, ben sana derim ki; bu toplumda şöyle bir âdet var... Sen bu âdetlere değer veriyorsun; bunların kaydına giriyorsun; herkes böyle yapıyor diyorsun; ancak sen bu toplumdan çıkıpta falanca
yerdeki bir topluluğun içine girersen, şu ana kadar edindiğin bu adet orada yanlıştır.

Orada daha değişik bir âdet vardır...

Orada öyle bir âdet olduğuna göre; eğer orada doğsaydın, doğru olarak onu kabul edecektin.

Demek ki tam olarak geçerli, kriter olan bir adet yok... Burada böyle, orada öyle...

Demek oluyor ki değer yargıları ve âdetler, yani şartlanmalar kesinlikle
rölatif yani izâfi yani GÖRESELDİR!..

Dolayısıyla hiçbiri "mutlak doğru" değildir!.

Biri esas olmadığına göre, hiç biri esas değildir!. Öyle ise bunların hepsini bir yana koy.
Akıl yoluyla âdetlerin yani şartlanmaların hükmünden kendini kurtarmanı empoze edebilirim. Sen de idrak edebilirsin ve kendini adetlerin hükmünden, şartlanmalardan kurtarabilirsin. Akıl yolu ile bu mümkün.

İkincisi tabiatın hükmünden kurtulma olayıdır...

Tabiatın hükmünden kurtulmak için yine aklını kullanmanı tavsiye ederim...

Derim ki.. Bu madde beden.. Bu bedende şu organların şu çalışmaları nedeniyle şu fonksiyonlar vardır. Sen yemeğe, içmeğe, sekse, uyumaya, rahatına düşkün olursun... Sebebi, kendini bu beden olarak kabul ediyorsun ve bu bedenin belli özellikleri de bu istekleri meydana getiriyor. Öyle ise sen kendini bu
bedenin ötesinde bulmak için, bu bedenin istek ve arzularını frenle veya kes, ki bu bedenin
ötesindeki varlığını bulup hissedesin, tanıyasın.
Akıl bunu da kavrar!. Bu çalışmalara da girer!. Nitekim doğuda birçok ekoller bunu anlıyor,
kavrıyor ve bu çalışmalara giriyor.

Bu ikisinin ötesinde bir üçüncü yol var ki; bunun akılla kavranması mümkün değil. Niye?

Çünkü sana misâlini veremiyeceğim, örneğini gösteremiyeceğim bir olayla karşı karşıyayım!...

"Nefs"inin, senin "nefis" dediğin, "ben" dediğin şeyin hakikatı "ALLAH"tır. Senin "Ben" kelimesiyle işaret ettiğin varlık hakikatte "ALLAH"tır. Ancak sen bunu bilemiyorsun, ve gereğini yaşayamıyorsun diyorum.

İşte bunu senin aklına izah etmeme imkan yok!..

Çünkü bunun eşi, benzeri, misli, dengi yok. Eşi, benzeri, misli olmayan birşeyi akılla kavramak mümkün değil.
Akıl daima bir şeyi, bir şeye bağlayarak, yani sentezler yoluyla bir yeniyi ortaya çıkarır.

Ben diyorum ki; Senin "Rab" dediğin şey, "Nefsinin hakikatı"dır. Yani "ben" dediğin zaman o "ben" kelimesinin hakikatı gerçekte "ALLAH"`tır.

"Ben" diye "O"nun gayrı olarak bir varlık yoktur. Senin "ben" kelimesiyle varsaydığın varlık izâfi, vehmi bir varlıktır.

Oysa senin hakikatın, "ben" dediğin şey, "ALLAH"tır; dediğim zaman, senin bunu akıl yoluyla kavramana imkan yoktur!.işte bunu akıl yoluyla kavramana imkan olmadığı için de burada akıl yolu kapandı.

Akıl yolu kapanınca tek bir geçiş köprüsü vardır...

O da "İMAN" köprüsü!...

Yani, sen ancak, Rasûlullah Aleyhisselâm’ın söylediğine iman edip, bu inancın istikametinde O`nun dediğini yaparak; akıl yoluyla geçemediğin bu engeli iman desteğini kullanarak geçebilirsin...
Zira başka türlü takıldığın o engeli geçme imkanın yoktur!.

Niye?... Rasûlullah`ın seni uyarmasına karşın, vehmin ya da cinin seni sürekli baskı altında tutarak şöyle düşündürtecektir:

"Hayır! Sen bu kadar senedir biliyorsun, bu bedensin veya ruhsun, birimsin; senin hakikatın nasıl "ALLAH" olur. "ALLAH" nerede sen nerede.. "ALLAH" o kadar büyük ki, sen çok ufaksın.
Sen ondan ayrı bir şeysin!..."

Evet, vehmin ya da cinin bu gibi fikirlerle, sürekli olarak bu gerçeği kabullenmemen yolunda etkiler..

İşte bu noktada sen, eğer şartlanma yollu edindiği değerlere dayalı mantığını kullanan aklını bir yana koyar; Allah Rasûlü’nün tebliğini, Kur`ân`ın açıklamalarını esas alır; oradaki işaretleri çözersen,
veya en azından bu bildirilen gerçeklere aklın ermese de "İMAN EDERSEN" yaşamının
en büyük hazinesine ulaştın demektir..
KUR`âN-I KERİM ne buyuruyor:

"BAŞINI NE YANA ÇEVİRİRSEN "ALLAH"IN VECHİNİ GÖRÜRSÜN !"

"NEFS`İNİZDE MEVCUT!.. HÂLÂ GÖRMÜYOR MUSUNUZ?"

"BİZ SANA ŞAHDAMARINDAN DAHA YAKÎNIZ !"


gibi âyetlerle bu gerçekleri sana işaret yollu bildiriyor; ta ki iman edip gerçeğine eresin...

Buna "iman" ederek; evet, benim de, bütün varlığın da hakikatı "ALLAH"`tır; ve "O"nun dışında bir şey yoktur; diyebiliyorsan "iman" yollu, ne ala!... Evrensel mutlak tek hakikatın yolu sana açıldı demektir...

Gerçekte kim, "BEN" derse, bu "BEN" kelimesiyle özündeki varlığını oluşturan
"ALLAH"ın isimler bileşimine (terkibine) işaret etmektedir!..

Bu imana sahip olursan, ve bu istikametle sana söylenen şeyleri yaparsan, işte o zaman kendini beden kabulünden de, ruh kabulünden de kurtulur; varlığın hakikatı olan "ALLAH"`a kurbiyet, yakınlık elde edersin..

Bu da ancak iman ve Rasûlullah`a teslimiyet yoluyla mümkündür!. Bundan öteye akılla geçilmesi mümkün değildir!.

İşte o yüzdendir ki iman, aklın önüne alınmıştır..

Bu noktaya kadar akılla gelinir... Ancak, bu "hakikat" sırrına ermek; "hakikat"ı yaşamak; "benlik"ten yani "nefis"ten kurtulmak; veya dini tâbiriyle "şirki hafi"den arınmak, ancak ve sadece
"iman" ve Rasûlullah`a teslimiyetle mümkündür.

Nasıl iman ve teslimiyet..?

Sana varsayalım, git şuradan at öldür diyecek. Oradan gidip kendini aşağı atacaksın gibisine!..

Veya senin ters bildiğin bir şeyi sana söyleyecek; sen onu yapacaksın; gibisine!... Ama böyle bir şey
denir mi; elbette denmez!.. Bunu iman ve teslimiyete bir ölçü, misâl olsun diye anlatıyorum..

Vehim, sana yapma diyecek; ama sen en azından şunu düşünmelisin...
"Rasûlullah`ın benden ne menfaati var ki bunu böyle demiş...Rasûlullah , benim iyiliğim için demiş!. Madem ki böyle demiş, ben bunu böyle yaparım"; deyip yapacaksın!. Neticesi de senin için mutlaka selâmettir.

Bu "İMAN" yoluna karşılık, şeytani cinler de senin vehmini tahrik edecek; aklına, çeşitli şartlanma yollu edindiğin verilerle oluşmuş mantığa dayalı fikirler getirecek; böylece de seni imanının gereği olan şeyi yapmaktan alıkoyacaktır..

Yani, cinler seni "ALLAH" yolunda mantık oyunlarıyla vurmak isteyeceklerdir ki;
bundan da tek kurtuluş yolu "İMAN" ipine sarılmaktır!

İşte bu yüzden Din, "iman" esası üzerine kurulmuştur!..

Tasavvuftaki bütün gerçek tarikatlar da, Rasûlullah`a teslimiyet esasına dayalı olarak, gelen kişiye yardımcı olabilirler. Eğer Rasûlullah`ın bildirdiklerine teslim olabilirsen, sana yardımcı olabiliriz, derler!.

Mutlak teslimiyetin, söz konusu olmadığı yer ve hâl ve ortam, tarikat değil "iyi ahlâk derneği" çalışmalarıdır!..

Onun için teslimiyet şarttır!. Rasûlullah`a teslimiyet olmadığı sürece, yetiştirici yardımcı olamaz.
Çünkü herşeyi akılla izah etmesi mümkün değildir..

1. ve 2. aşama yani tabiat ve şartlanmaları terk bâbında her ne kadar olayı akılla izah mümkünse de; nefsi yani vehmi (varsayılan) benliği terkin, misâli ve benzeri yoktur!... Misâl ve benzeri olmayan konuda
akıl hükmünü yitirir!. Zira akıl daima örneğini gördüğü veya kavradığı şeyleri birbirine
bağlayarak bir netice çıkarır.

Nebi ve Rasûller ise özünden gelen bir şekilde, vahiy yoluyla bu hakikata vakıftır. Onların bu iş için aklı kullanmağa ihtiyacı yoktur.

Nebi ve Rasûlde mutlak hakikatı kabul babında iman da olmaz, akıl da olmaz!... Çünkü vahiy gücü var!.
Vahiy gücünün olduğu yerde vahyi kabullenmek için akli delillere veya imana yer yoktur!..

Esasen iman da sonuçta hedefe varıldığında terkedilen bir şeydir!.. "İman" araçtır; amaç değil!..
Bunu çok iyi kavramak gerektir!

Hedefe varmak için, yolda gerekli olan araçtır "İMAN"!.. Yolcunun, ihtiyaç duyduğu bir haldir...

Nasıl, akıl seni bir noktaya kadar götürür; ve sonuçta da belli bir hedefe erdirirse; aklın durduğu yerde de iman başlarsa; iman da, sana belli bir aşamayı yaptırıp, belli bir hakikatı gösterinceye kadardır!.

O hakikatı gördükten sonra, artık o hakikata karşı imana da gerek kalmaz!.

İman, aklının eremediğini kabul etmektir; inanmaktır. Gördüğün bir şeye artık iman olmaz!..

İman görmediğini kabullenmektir, inanmaktır!. Gözünün önünde olan; görmekte olduğun
bir şeye artık "iman" diye bir kavram kalmaz.

İşte o noktaya geldiğin zaman "iman" terkedilir!.. Ne olur...?

İşte o zamanki hâlin adına "İKAN" demişler!.

"İman" biter... "İkan" başlar!.

"İKAN" basiretinin görüşü ve tasdikidir!.. Yani, gördüğünün gereğini yaşamaktır.

Hazreti Ali`nin şu sözü "yakîn" hâli olan "ikan"ın apaçık tarifidir...

"Gözümdeki perde kalksa da yakînim artmaz!"...

Yani, gerçeğe öylesine vakıfım ki, gözümle görmem buna bir ilave sağlamaz..işte bu
"yakîn" haline "İKAN" denir..

Önce akılla gidiyorsun... Sonra, akıl imana dönüyor, teslimiyete giriyor...

Teslimiyette, imanın gereğini yaşıyorsun... Görmediğin halde, o şeyi kabul edip onun gereğini yaşıyorsun..

Bunun neticesine geldiğin zaman orada "iman"ı da terk ediyorsun!. Niye...? Çünkü yaptığın çalışmalar sonucunda iman ettiğin şeyi görür hale geliyorsun...işte bunu yaşadığın zamanki halin adı "ikan"dır.

Kur’ân `da Bakara sûresinin hemen başında "İKAN SAHİPLERİ" der.

Ne var ki insanların pek azı "İKAN" sahibidir!..

Apaçık ortada iken ALLAH âyetleri, yani işaretleri alâmetleri, bunları göremezler ve "İKAN"a eremezler!

"İNSANLAR ÂYETLERİMİZE İKAN SAHİBİ OLAMADILAR" (27-82)

Konu imanla başlar, ikana döner; şayet o kişinin istidadı elveriyorsa!.

İşte o hakikat müşahedesine erenler, o hakikatı yaşayanlardır.

Ondan sonra "ikan" ehlinin yaşamı "mârifet"tir... Oradaki yaşam "mârifeti billah"tır.

"Mârifet" ikiye ayrılır:

1 - Mâarifi iLALLAH.

2 - Mâaarifi "B"illah.

MâarifiiLALLAH: "ALLAH"a olan imanın dolayısıyla erdiğin sırlardır.

Henüz nefs ortadan kalkmamıştır... Yani, şirk-i hafi dediğimiz şey halen mevcuttur!.
Varsayımın olan nefsin vardır!.

Ancak buna rağmen, nefsinin yöneldiği "ALLAH" ve ALLAH`a ait bazı hakikatlar sana açılmaya başlar...
Bu açılan hakikatlar dolayısıyla belli sırlara agah olursun.

Bu "mâarifiiLALLAH"tır... Yani, "ALLAH"`a yönelik mârifet!.
"Mâarifi "B"illah"a gelince...

"Hakikat"a erip "ikan" noktasını geçtikten sonra artık ikilik kavramı kalmaz!... Şirk kalkar!.

Var olan tek varlık, mutlak varlık "ALLAH"tır!.

Bâki olan "ALLAH"!. Fâni olan zaten yoktu; "yok"luğu farkedilerek ortadan yani idraktan kalktı!.

"Bâki olan "ALLAH"" gerçeği ortaya çıktığı zaman; senin gözünde gören, kulağında işiten, dilinde söyleyen, elinde tutan, ayağında yürüyen hep ve sadece "ALLAH"`tır!.
"ALLAH" bilir; "ALLAH" görür; "ALLAH" algılar; "ALLAH" söyler; "ALLAH" şehâdet eder!.

İşte o zaman sende izhar olan ilim, Mâarif-i Billah`tır; izhar olana da "Ârif-i Billah" derler.
"Ârif-i Billah" ile "Ârif" arasındaki fark, şu odadaki toz tanesi ile Everest dağı arasındaki fark gibidir!..

Birisi "ALLAH"ın izhar ettiği mârifet"; diğeri ise "kulun "ALLAH"a olan irfanı"...
Hadde hesaba, kıyasa gelmez bir olay!.

Nefsin mertebelerinde 3. mertebedeki "Mülhime"nin hâsılıdır "MÂRİFET"; nefsin mertebelerinden 6. mertebedeki "Mardıye"nin sonucudur "Maarifi Billah"!...

Büyük kutuplar yani "Kırklar" ve üstündekiler "Ârif-i Billah" hükmündedir... "Ârif-i Billah" olanlar
her şeyin sırrını bilirler. Neyle? Kendilerindeki ilmi ilâhi ile!

Zira varlığı "ALLAH"`a teslim ettikleri için, onlarda izhar olunan ilim, ilmi ilahidir!.
Artık orada vehmin yeri yoktur!. Artık orada fikre yer yoktur!.

İnsanın "ALLAH"a yakıyn sahibi olabilmesi için önce akla ihiyacı vardır.. Bu akıl yolu ile önce şartlanmalardan yani âdetlerden oluşan bakış ve değerlendiriş açısından kendisini kurtarması gerekir...

Ayrıca, tabiatı ile mücadeleden yani bedenin doğasından gelen gelen istek ve
bağımlılıklarıyla mücadeleden başlayarak yola çıkması gerekir.

Bu arada "nefs"inin hakikatına irfan sahibi olması gerekir!...
"Men arefe nefsehu fekad arefe rabbehu",

uyarısında işaret edilen bir biçimde "nefs"inin hakikatını bilmesi icabeder.

"Nefs"inin hakikatını bildikten sonra da, nefsinin hakikatına ermesi için dahi, o hakikatı yaşayan birini bulup, ona varlığını teslim etmesi gerekir; ki, bu teslimiyet gerçekte kişiye değil, "ALLAH"a olan teslimiyettir!...

Çünkü o hakikatı yaşayan kişide gören göz, söyleyen dil. işiten kulak, tutan el, yürüyen ayak "ALLAH"`a aittir. Dolayısıyla, bu vasıflarla vasıflanmış kişiye olan teslimiyet ancak ve ancak "ALLAH"`a olan teslimiyettir!.
"ALLAH"a teslimiyet, hayâldeki, varsayılan bir kavrama teslimiyetle olmaz!..

ALLAH"a teslimiyet RASÛLULLAH`a teslimiyet ile mümkündür:

"ALLAH`A VE RASÛLE UYUNUZ"

âyeti bunun sonucudur.

Ben kendi düşüncemdeki "ALLAH"a teslim oluyorum, diyen kişi; ben Rasûlullah’ı kabul etmiyorum,
ben Rasûl’süz "ALLAH"`a teslim oluyorum diyen kişiye benzer!..

Halbuki; Rasûlullah’a gerek olmadan "ALLAH"a vâsıl olmak, "ALLAH"ı bilmek idrak etmek hiç mümkün değildir!.

Mutlaka Nebi ve Rasûle ihtiyaç vardır... Niye..?

Şimdi bunun izahını yapalım...

Nebi ve Rasûlde "vahiy" gücüyle "ALLAH"ı bilmiştir... Normal bir kişi ise akıl gücü ile "ALLAH"ı bilir!.

Vahiy gücü ile akıl gücü arasında çok büyük fark vardır.

Vahiy yolundan "ALLAH"ı bilmek, varlığın hakikatının melek aracılığıyla kişiye açılması sonucunda varılan hakikattır... Yani, akıl, fikir, mantık kullanılmaksızın; kendi özündeki hakikatın, sende melek aracılığıyla açığa çıkmasıdır.

Hz. Muhammed Aleyhisselâm bu yoldan "ALLAH"ı bildiği için, bütün insanlara yol gösterici olmuştur!.

Ama sen kendindeki hakikatı, "ALLAH"ı akılla bilmeğe kalktığında ne oluyor?... Bunu biraz düşünelim...

Genele bir bakalım....

Bugün sayısız insan "ALLAH"a inanıyorum" diyor.. Ancak, araştırmacılar bir yana, hiç kimse
"Rasûlullah Hz. MUHAMMED`in açıkladığı Kur`ân ‘ın târif ettiği "ALLAH"a iman etmiyor!..

İşte bunu kesin bir dille vurgulayan âyet:
<"İNSANLARDAN BİR KISMI ALLAH`A VE GELECEĞİMİZE İMAN ETTİK, DERLER; AMA “B“NİN İŞARET
ETTİĞİ MÂNÂNIN BİLİNCİNDE OLARAK İMAN ETMEMİŞLERDİR." (2-9)


Hepsi de kendi kafasında, hayâlinde, şartlanmaları neticesinde oluşan "ötesindeki" bir gök tanrısına inanıyor; ve ona "ALLAH" adını veriyor!.

Ondan sonra da, O`nu hesaba çekiyor!!!...

"Bunu da böyle yaptı olur mu"; "bunun da sırası mıydı", diye ona bir yığın "eksiklik" atfediyor!... Kime?..

Kendi kafasında yarattığı tanrısına eksiklik atfediyor!. Neden?... Çünkü, Allah Rasûlü’nün bildirdiği
"ALLAH"tan haberi yok!.

Hz. Muhammed Aleyhisselâm efendimizin bize bildirdiği "ALLAH" ile, bugünkü sayısız insanın inandığı ve "ALLAH"ın adını verdiği tanrısının hiç alakası yok!. Zira bugünkü insanlar tasavvurlarında yarattıkları ötelerindeki bir gök tanrısına "ALLAH" adını veriyorlar!.

Hz. Muhammed`in bildirdiği "ALLAH"a iman etmek için önce "Lâ ilahe illallah"; sonra da "Kul hu VALLAHU ahad" ayetlerinin manasını idrak etmek zorunludur!

Bu ikisinin arasındaki anlam farkı kavranılmadan Hz. Muhammed`in bildirdiği
"ALLAH"a iman etmek asla ve asla mümkün değildir!.

Bu fark anlaşılmadığı takdirde de, düşüncende tasavvur ettiğin, aklının gücüne göre
kendi hayâlinde oluşturduğun bir tanrıya "ALLAH" adını verirsin!...

İşte o takdirde Kur`ân`daki şu âyeti hatırlamamız icabeder:

"Sen kendi hevasını kendİne tanrı edineni gördün mü?" (25-43)

Niye..?

Çünkü, kendi basit anlayışına, sınırlı fikrine, vehmin hükmü altındaki aklına göre bir tanrı varsayıp yarattın!. Sonra da, onun kimi işinden memnun olup, kimi işini de eleştiriyorsun!...

Oysa, âlemlerin rabbı olan "ALLAH"`tan haberin bile yok !.

İşte bu sebepten dolayı, Rasûlullah Aleyhisselâm’ın vahiy yoluyla alıp bize bildirdiği "ALLAH"a iman etmek;
ve aklı o istikamette kullanarak değerlendirmek, ancak ve ancak yaratılışında "iman nuru"
nasib olmuş kişiye mümkün olur. Başka türlü mümkün olmaz!.

Olmadığı zaman da biz o kişiyi eksik kusurlu görmeyiz!. Şükrederiz, bize nasib etmişse; ne âlâ!..
Nasip etmemişse, takdiri ilahi, deriz.. Hükmüne razı olmaktan başkaca bir şey elimizden gelmez!.

Şimdi burada bir diğer önemli husus üzerinde sırası gelmişken duralım...

Nübüvvet, Risâlet, Velâyet, vahiy ve ilham mevzuları üzerinde konuşalım.

Nübüvvet; "ALLAH"ın bildirdiği gerçeklerin beşeriyete açılması ve açıklanması görevidir.

Eğer bir Nebi, yeni bir çalışma, yaşama biçimi getiriyorsa; o günün şartlarına göre geçmiş Nebilerin tatbik ettiğinden daha farklı bir çalışma sistemi getiriyorsa; veya dini ifade ile yeni bir şartlar bütünü
getiriyorsa o zaman "Rasûl" denir.

Eğer yeni bir çalışma biçimi ve yeni şartlar getirmiyorsa; o zaman kendisinden evvelki son yeni
şartları getirmiş olanın getirdiklerini yürütür ve "Nebi" adını alır.

Nebi ve Rasûl vahye dayanan bir sistemle görev yaparlar.

Veli ise ilhama dayanan bir sistemle faaliyet gösterir ve nebilerin işaret ettiği gerçekleri
kendi içinde yaşar; veya görevliyse halka da bu konuda yardımcı olur.
Nebi ile veliyi ayıran ana fark nedir?

Bunu şöyle açıklarız:

"Nebi"deki açılım, "Hak`tan halka" denen bir biçimdeki açılımdır.

Nebinin herhangi bir çalışması, gayreti ve emeği söz konusu değildir!. Tamamen Hak`tan gelen bir
biçimde, kendisinde birtakım gerçekler fışkırır ve bunlar halka sunulur. Yararlı olma gayesiyle.
Veliliğin kemâlâtı, esası ise "halktan Hak"ka denen bir biçimdedir.

Yani velide belli çalışmalar görülür. Bu çalışmalar neticesinde veli Hak`ka ulaşır.

Kişinin "ALLAH"a "ERME"sinde iki sistem vardır..

Birisi "Hak`tan halka", "nuzül" şeklidir... Öteki ise "halktan Hak`ka" "uruç" şeklidir.

Velide, çalışmalarla birlikte belli bir tekamül gözükür; ve nasibi, istidadı oranında Hak`ka vuslata erer!.

Nübüvvet ise nebinin herhangi bir say`ı, gayreti olmaksızın, Hak`kın kendi hakikatlarını
o nebinin dilinden açığa çıkarmasıdır.

Bunu misalle anlatmağa çalışalım:

Hak`tan birime açılan bir manevi kanal ile nebiden hakikatlar zuhur eder!...

Velide ise, bizatihi yaptığı belli çalışmalar sonucu açılan bir tünelle Hak`ka varır. O hakikatlara vâsıl olur...

Olduktan sonra da bazısı halka yararlı olmak amcıyla ilâhi vuslata ermiş olarak, belli vasıflarla vasıflanmış kişi olarak halk arasında görev yapar; veya yapmaz... Bu da Hak`ın takdirine bağlıdır.
Nübüvvet:

Nübüvvet-i teşriiye

Nübüvvet-i târifiye

olarak ikiye ayrılır.

"Nübüvvet-i teşriiye" bir "Şeriat göreviyle görevli Nebi" demektir.

Halkın içinde belli bir şeriatı anlatıp, izah edip; onlara kabul ettirmekle görevli kişidir.
Ama bunda muvaffak olur veya olmaz!. O ilahi takdire bağlıdır.

"Nübüvvet-i târifiye" sahibi nebi ise "Ârif-i Billah" kemalatına sahiptir.

Ama sakın ola ki bu mârifet kemalatını, velâyet kemâlâtı gibi anlamayalım... Belki, velideki kemâlât nebideki
bu kemâlâttan bir hissedir!.. Meselâ Hızır Aleyhisselâm’ın nübüvveti, Lokman Hekim`in
nübüvveti hep bu "nübüvveti târifiyye" hükmündendir!

"Târifiye", "irfan" anlamındadır... Yani, "Mâarifi Billah"a âgâh olan ve bu mârifetin gereklerini zâhirde yaşayan; gerekiyorsa yaşatan anlamındadır.. Velâyetin en üst basamağı "Nübüvveti târifiyye"ye dayanır!.

Bu basamağın kemâlâtı çalışmakla elde edilen bir kemâlât değildir.
Tamamen ilâhi ihsan yollu kişide meydana gelen bir açılm neticesi olur.

Hz. Muhammed`den sonra "Nübüvvet-i teşriye" söz konusu değildir. Fakat nübüvvetin irfanı,
Hz. Rasûlullah`dan sonra gelen velilerden bazılarına ihsan olunur.

"Benim ümmetimin velileri Beniisrail nebileri gibidir" buyuran Hz. Rasûlullah Aleyhisselâm
velâyetin bu mertebesine işaret etmiştir.

Buna "Nübüvvet-i târifiye" denir. Yani kişinin kendi çalışması karşılığı olmaksızın, ilâhi lütuf gereği bir
takım ALLAH mârifetinin onda zâhir olması şeklidir. Tasavvuf dilindeki adıyla "velâyeti uzmâ"dır..

Şimdi burada önemli olan bir başka nokta da şudur.

İman, vahye dayanan sistemde geçerlidir. Yani iman, vahyedilene dayalı kılnmıştır!. Çünkü insanın duyguları veya aklı birçok şeyi çözemez. Göremediğini, beş duyu ile algılayamadığını kolay kolay değerlendiremez.

Akıl, beş duyuya dayalı olarak çalışır...

Ancak, akıl belli bir kemâle gelmişse, beş duyuya dayalı örnekleri alıp kendi bünyesinde değerlendirir ve buna dayalı bazı çalışmalar yapabilir... Bu arada altıncı, yedinci, sekizinci duyular durumunda olan sezgi veya sezginin ötesinde olan feraset, veya ilham yolları ile gelen çeşitli bilgileri de bir potada eritip
değerlendirir ve bunun çok üst neticelerini yaşar!...işte o zaman "akl-ı kül"e yaklaşmağa başlar.

Yani, açık, basit donelerden çıkıp, geniş kapsamlı bir algılama sistemiyle gelen bilgileri değerlendirip, bir takım gerçekleri görebilme durumuna girer.

Bunun tasavvuf dilindeki adı "keşif"tir. Yani üst düzeydeki alıcıların çalışması neticesinde hasıl olan algılama, kavrama, bilgi, değerlendirme vs...

İnsanı ilâhi mânâlara yaklaştıran en değerli yol ilhamdır!... Vahiy ile yeni düzen getirme yolu,
Hz. Rasûlullah Aleyhisselâm’dan sonra kapanmıştır.

"Vahiy" ile "ilham" arasındaki fark nedir?

"Vahiy"; özden dışa gelen, yani "Hak`tan halka" gelen sezginin adıdır.
Melek aracılığıyla direkt özden gelen akıştır!.

"İlham"lar ise kişinin kendi çalışmaları sonucu, kendisinden meydana gelen fiillerin hasılası olarak
kendisinde oluşan hassasiyetin kazandırdığı algılamalarıdır.

"Vahiy", Hak`tan direkt olarak, herhangi bir çalışma söz konusu olmadan kendisine nazil olan,
ve kendisinde fışkıran ilâhi ilimdir.

"İlham" ise kişinin çalışmaları sonucu kendisinde meydana gelen hassasiyetle, bazı ilahi gerçeklere muttali olması, bunların perdelerinin kendisinde açılması; bunları hissedip yaşaması halinin adıdır.

Dolayısıyla, her ne kadar genelde, "vahiy" ile "ilham" arasında fark yoktur,
derlerse de aslında çok büyük fark vardır!.

İşte bu temel fark dolayısıyladır ki, bir nebi ile bir velinin kıyaslanması asla mümkün olmaz!.

Bu ana neden yüzündendir ki, insanlar velilere itaat ve teslimiyet için mecbur tutulmamışlardır...
Fakat nebilere itaat ve teslimiyet zorunlu kılınmıştır!.

Çünkü, ilhamlarda bazı yanılmalar söz konusu olabilir... Fakat vahiyde yanılma olmaz;
bireysel değer yargıları asla gerçekleri bulandırmaz!..

Niçin..? Çünkü, "vahiy" direkt "Hak`tan nuzül"dür!... Yanılma payı yoktur!.

Çünkü, beyin faaliyetlerinin ve verilerinin, o gelenin üzerinde bir rolü yoktur!.
Direkt olarak beyinde o mana oluşur.

Halbuki "ilham"da ise, kişinin beyninin açılma kapasitesine göre alıcılık durumu ortaya çıkar...

O kapasitenin oluşumunu meydana getiren yan faktörler velide hasıl olan manayı etkileyebilir!. Meselâ
o anda duyguları, istek veya arzuları o gelen nesneye karışabilir... Ve o gelen nesneyi o
istikamette değerlendirebilir...işte bu durum, ilhamda yanılmalara yol açabilir.

Veli yalnız ilham yolu ile bir takım gerçeklere erdiği için; veliye itaat, teslimiyet zorunlu değildir.

Ama nebi için böyle değildir... Nebi`deki vahye hiç bir şey karışmaz!.
Ondan sadır olan mana tamamiyle ilahi hakikatlardır.

Demek ki, ilhamda kişinin birtakım yanılmaları, duyguları, arzu veya istekleri,
ya da o şeyi alış anındaki ruh hali yanılmalara yol açabiliyor.

Burada açıklığa kavuşturulması gereken bir başka husus da şudur:

Nebi ana karnında nebidir!.

"Nübüvveti târifiye" sahiplerindeki de "vahiy" hükmündedir!.

Ancak şimdi burada, bir noktanın açıklığa kavuşturulması gerekir.

Diyelim ki kişi "Nübüvveti târifiye" sahibidir... Fakat o görev yüklenmeden evvel, velayeti hükmüyle yaşar. Görevle birlikte ondaki olay "vahiy" hükmüne dayanır. Fakat zahiren nübüvvet görevi açıklanmadığı için aldığına ilham denir. O, doğuşundan görev alışı anına kadar velâyeti hükmüyle yaşar, aldıkları ilhamdır. Görevinin başlamasından itibaren aldığının şekli değişir. Fakat bu değişmeyi de ancak kendisi bilebilir.
Başkası dışarıdan bunu bilemez. Çünkü dışarıdan ancak "velâyet" söz konusudur.

Ayrıca o mertebedeki bir kişiyi tanıyabilende ancak yeryüzünde iki veya üç kişidir. O düzeydeki bir kişi zaten zamanın ya "Gavsı", ya "Kutbu Aktabı" ya da "İnsan-ı Kâmili"dir... Ve o düzeydeki bir kişiyi
de ancak ya "Gavs" veya "Kutbu Aktap" bilebilir.

Alttakiler, üstlerindekinin kendilerinden üstün bir veli oldığunu bilir; ama hangi mertebede olduğunu bilemez!. Ne olduğunu bilemiyeceği için de alışının ne yoldan, ne şekilde ve ne kadar olduğunu değerlendiremez..

Onu değerlendirmesi de asla mümkün değildir!.

Bunu biz de ancak bu kadar anlatabiliriz!. Çünkü bu, o mertebe ehline ait olan bir ilimdir.

"Vahiy" ile "ilham"ın önemine ve ağırlığına bir de şu yönüyle işaret edelim:

Mesela siz aklınızla, bazı bilgilere sahipsinizdir. Bu bilgileriniz gereği bir işin böyle olması gerektiğini bilebilirsiniz. Fakat sizin duygularınız ağır basar ve bilmenize rağmen bir türlü o şeyi yapamazsınız.

İşte bu bir noktada aklın tasarrufunun zayıflığındandır.

"İlham"ın gücüne en güzel misâl bildiğimiz rüyalardır..

Gece bir rüya gördünüz.. Ertesi sabah kalktığınızda haliniz bambaşka olur!.. Ve o rüyanın tesiri altında, siz o güne kadar yapamadığınız bir işi kolaylıkla yapabilirsiniz... Size bunu yaptırtan, "rüya" dediğiniz "ilham"dır.. Yani, o şeyi hissediş sonucu. Bu hissediş size o işi kolaylaştırmıştır!. işte bu, "ilham"ın "akla"
olan üstünlüğüdür!..

Normal şartlarda "aklınızla" bir gerçeği bilmenize rağmen; duygularınız ya da şartlanmalarınız, ağır basarak o şeyi size yaptırtmaz.. Ama o yapamadığınız şeyi gecenin çok kısa bir süresi içinde; 30-40 saniyelik bir sürede gördüğünüz şeyler yani aldığınız ilham, sizi kolaylıkla o işi başarır hale getirir..işte bu, bütün yaşamınız
boyunca elde ettiğiniz bilgilere, yani "aklınıza" "ilham"ın galebe çalmasıdır.

Ahmet Hulusi


Yorum ekle


Güvenlik kodu Yenile