ÖNCE CAN SONRA CANAN
Sık sık kullandığımız ve buna rağmen de anlamadığımız bir ilke var; “önce can, sonra canan”. Hatta buna, “her koyun kendi bacağından asılır”ı da ilave edebiliriz. Bu; kendini düşünmek, hep kendi menfaatini ön planda tutmak, bencillik… şeklinde anlaşılıyor. Söylendiği zaman da, “olur mu öyle şey, önce can dediğimiz, her koyun kendi bacağından asılır diye ifade ettiğimiz vakit, toplumdaki yanlışlara, insanlara tebliğ adı verilen ilahi fermana karşı bir tavır içine girilmiş olur.” Gibi itirazlar yükseliyor.
Gerçekten, “önce can, sonra canan” denildiğinde, hep menfaat mi ön plana çıkıyor? Ama ardından, “sonra canan” cümlesi geliyor! Hayır, bu şu anlama gelir; önce ben kendimi, nefsimi her türlü kötülük, yanlış ve günahtan arındıracağım ki, başkalarına söz söylemeye hakkım olsun. Değilse, “ele verir talkını, kendi yutar salkımı”, “Niçin yapmadığınızı söylersiniz?” ifadelerine aykırı olmuş olur. İbadetlerimizde öncelikle nefsimizi terbiye yok mu? İlk olarak ve her şeyden önce içimizi her türlü olumsuzluklardan temizleyeceğiz ki, “temiz toplum”u meydana getirmede kararlılık ve istikrar ortaya çıksın. Eğri cetvelden doğru çizgi çıkar mı?
Zekat’ta, oruç’ta, namaz’da, okuduğumuz Kur’an’da, verdiğimiz sadakalarda… öncelikle, “önce can” ilkesini yerine getirmeye çalışıyoruz. Bu, aynı zamanda bir sorumluluk demektir. Çünkü testi, içindekini sızdırır. Eğer testinin içinde bal varsa balı, yağ varsa yağı sızdırır değil mi? yok içinde hiçbir şey yoksa neyi sızdıracak? Aşağıdaki ilkeler bizim bu; “önce can, sonra canan” sözünü kuvvetlendirmektedir; “ŞEMS-İ TEBRİZİ’NİN EVRENSEL MESAJLARI” isimli kitapta Şems şöyle diyor:
“Alah’ı tanıdığınızı iddia ediyor, fakat ona olan borcunuzu vermiyorsunuz. Bu borcu, fakir ve muhtaçlara ihsanda bulunarak ödeyin.
Burada “Allah’ı tanımak ve O’na olan borcu ödemek” ne ile mümkün? Kendimizle. Yani “Önce can” ile. İçimizde Allah duygusu yoksa inanca sahip değilsek, fakir ve muhtaçlara nasıl ele uzatacağız?
Kur’an-ı Kerim’i okuyorsunuz fakat hüküm ve kurallarından haberiniz yok. Okuduklarınızı uygulayın.
Kur’an’ı niçin okuruz? Uygulamak çin değil mi? Uygulamak da; önce kendimize çeki düzen vermekle, öyle değil mi? bu olmazsa Kur’an bizden şikayetçi olacaktır!
Şeytanın, düşmanınız olduğunu iddia ediyor, fakat ona itaat ediyorsunuz. Onun tekliflerini geri çevirin.
Şeytan düşmanımız ise, yapacağımız ilk ve en önemli şey; onun isteklerine cevap vermemek. Bu nasıl olur? Elbette “önce can” prensibiyle.
Kendinizi Muhammed (SAV) ümmetinden sayıyor, fakat sünnetini uygulamaya çalışmıyorsunuz.
Peygamberimizin hayatını okuyor, O’nu takip ediyoruz. Neden? Güzel ahlaka sahip olmak için değil mi? bunları yapmazsak, O’na inancımızı ve sevgimizi nasıl belli edeceğiz?
Cennete girmek istediğinizi söylüyor, fakat ona girmek için gerekli hiçbir ameli işlemiyorsunuz.
Cennete girmek için öncelikle, şahsi çaba olan; iman, irade ve kararlılık şarttır. Bunlar olmazsa Cennet de yoktur, çaba da ve diğerleri de. Bunun yolu da; “önce can” ilkesinden geçmektedir. Aşağıdaki diğer ilkeler de aynı.
Ateşten kurtulmak istiyor, fakat günahlarınızı ve kötü amellerinizle kendinizi durmadan ona doğru sürüklüyorsunuz.
Ölümün herkese geldiğini biliyor, fakat ona hiçbir hazırlıkta bulunmuyorsunuz.
Bütün din kardeşlerinizin kusurlarını görüyor, fakat kendi kusurlarınızı görmüyorsunuz.
Allah’tan gelen bütün nimetleri şükretmeden yiyor ve kullanıyor, fakat O’na olan minnettarlığınızı size verdiği nimetlerden muhtaçlara tasadduk ederek göstermiyorsunuz.
Ölülerinizi, aynı sonun sizin de başınıza geleceğini bile bile, ibret almadan, gömüyorsunuz.
Demek ki, “önce can, sonra canan” sözü yanlış değilmiş. Sözleri yanlış olarak kabul etmek, onları ters uygulamaktan geçer. Biz, hiçbir şey yapmadan, emek vermeden, kişisel çabada bulunmadan; ne iman olur, ne islâm, ne Allah’a sadakat ve ne de Peygamber sevgisi! (31 OCAK 2012)


