• Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size
  • Mainbody Dark Theme
  • Mainbody Light Theme
  • Layout: 2 Left columns + Mainbody
  • Layout: Mainbody + 2 Right columns

Hicran Dergisi Üye Blogları

Yazar Sayfanızı Oluşturun.


Eki 11

Kör Dövüşü

Hicran Dergisi Published in Untagged  by Administrator Print PDF

Sadi KAYALIBAY 

Türkiye'de yerel seçimlerin yaklaşması ile birlikte muhalefet,geçmiş dönemlerde seçim stratejilerinde kullandığı Laiklik ve Atatürkçülük gibi kavramların içerisini yeterince dolduramadığından,(Bunun gerekçelerini aşağıda açıklamaya çalışacağız.) taktik değiştirerek,fıtrat olarak insanoğlunun en hassas olduğu,adalet kavramı ile direkt ilintili olan ve geçmişte kendi yenilgilerinin de sebebi olan,yolsuzluk dosyaları ile iktidarı alt etmek sürecine girmiş görünüyor.Almanya'da görülmüş olan deniz feneri davasının muhtemel Türkiye uzantılarıda tam bu noktada muhalefete geniş imkanlar sağlıyor.Muhalefetin iktidar yöneticilerine karşı suçlamalarının dozunu iyice arttırması ile başlayan ve iktidarında savunma mekanizmalarını devreye sokarak en sert suçlamalarla cevap verdiği kavga,Doğan gurubununda müdahil olması ile "Şerefli" , "Şerefsiz" sözcüklerinin havada uçuştuğu tam bir kör döğüşüne dönüşmüş bulunmaktadır.Hele hele,birbirine karşıt 2 milletvekilinin mecliste yolsuzluklar ile ilgili yaptıkları tartışmanın,medyada bir futbol maçı gibi  "Büyük düello"  manşetleri ile verilmesi,yaşadığımız dünyada iletişim araçlarının nasıl bir şov dünyasına hizmet ettiğini,gerçeğin ise nasıl da çıkarlar uğruna kurban edilerek,bu tip kör döğüşlerine zemin hazırladığını ibretle gözlemleyebiliriz.

 Tarafların ortaya koydukları niyetlerinde  "Gerçeğin ortaya çıkmasını"  ifade etmeleri ile,kendisini ve etrafındakilerini koruma güdüsü,karşısındakinin üzerine çıkmak veya onu ezmeye yönelik öz niyetleri (İçsel niyetleri) arasındaki derin çelişkinin uyumsuz bir ortam yaratması, bu kör döğüşünün en büyük nedenidir.Kişinin özünün,sözünün ve eyleminin bir ve bütünlük içerisinde olmadığı olarak niteleyebileceğimiz bu durum,sadece üst makamlardaki bireyleri ilgilendiren bir sorun olmayıp,doğumumuzdan ölümümüze kadar herbirimizi ilgilendiren,var oluşun en büyük sorunlarından birisidir.
     Çünkü, bu dünyaya baktığımızda gördüğümüz bütün canlıların,ister insan olsun,ister hayvan,isterse bitki,onlarda hiçbir eksikliğin olmadığını,sadece özlerinde var olan potansiyellerini bir bütünlük içerisinde icra ettiklerini görüyoruz.Bir kediye baktığımızda onun sadece kedi olduğunu görüyoruz ve kesinlikle biliyoruz ki doğal ortamı bozulmadıkca veya bir kazaya uğramadıkca o,tamamen bir kedi olarak yaşamak üzere donatılmıştır.Bu o kadar temel bir yasadır ki,bunun tersini hiçbir zaman aklımıza bile getirmeyiz.
     Yine bir kuş veya bir gül,sadece kendileridir ve kendi varlıklarındaki programlarını icra ederler.Ne zaman ki doğal ortamları bozulur (Örneğin,hayvanat bahçesindeki hayvanlar ve saksıdaki bitkiler vb. gibi) veya bir kazaya uğrarlar (Kanadı kopmuş bir kuş veya ayağı sakat bir köpek vb. gibi.) o zaman bütünlükleri bozulur ve kendilerini icra etmeleri güçleşir.İnsanoğluda doğduğu zaman,insan olabilmenin o muhteşem potansiyelini bir bütünlük içerisinde taşıyan,toprağa atılmış bir tohum gibidir.Daha değişik bir ifade ile,nasıl ki bir tohum kendi özünün tüm potansiyelini kendinde barındırmaktadır ve onun yetişkin bir bitki olabilmesi ve meyve verebilmesi için toprağa girmesi ve su,güneş,gübre gibi gerekli şartların yerine gelmesi gerekmektedir,insan da bu dünyadaki hayatına başlaması ile birlikte toprağa düşen bir tohum gibidir.Ancak insan, diğer tüm canlılardan farklı olarak,belirli sınırlar içerisinde,kendi hayat senaryosunu yazan ve oynayan bir bilinç ve benlikle donatılmıştır.Bu, bir taraftan bakıldığında yaratımda çok büyük bir sorumluluk yüklenmesinden dolayı muhteşem bir olgudur,diğer taraftan da son derece çetin bir yolculuğun başlangıcıdır.
     Diğer bir ifade ile var olan bütün canlılar kendi özlerini,yani gerçeklerini yaşamak üzere donatılmışlardır.İnsanın bir taraftan,ruhunu ve kalbini temsil eden pozitif kutbu içerisinde barındırırken,diğer taraftan nefsini ve şeytanı temsil eden neğatif kutbu da aynı alanda muhafaza ediyor oluşu,onun çelişkilerinin ve uyumsuzluğunun en büyük nedenidir.
     O zaman şu soru,insanoğlunun en temel sorunlarına cevap aramak üzere hayati bir değer kazanmaktadır.
     Gerçek nedir?
     Gerçeğin sözlük manası: 1.Varlığı inkar edilemiyen,var olan:Bir hal,bir nesne  veya vasıf olarak mevcut olan:Vakıa olan.2.Yalan olmayan,hakikat.3.Doğru.4.Bir işin gerçek sebebi.
     Tüm bu yukarıda saydıklarımızın özeti ise:Gerçek,var olan bir şeyin veya işin doğrusu ve hakikatidir.Dolayısıyla insan için gerçeği bilmek,hem kendi içerisindeki negatifliklerin,hemde diğerleri ile olan ilişkilerinde,davranışlarında ortaya koyduğu niyet ile, öz niyetinin saf bir şekilde farkında olarak,bir ve bütünlük içerisinde olmasıdır.Daha değişik bir ifade ile,hayatlarımızın çok büyük bir kısmını nefsi ile yaşayan bizlerin,nefislerimize bir annenin çocuğuna gösterdiği gibi sevgi,muhabbet ve koruma iç güdüsü ile yaklaşmak yerine,onun hatalarını,kusurlarını ve aşağılıklarını tam ve net olarak tespit edip,onlarla yüzleşebilmemiz,en başta kendi gerçeğimize saygımızın bir gereği olmalıdır.
     Evet...Diğer canlılarda olduğu gibi insanında özü onun yegane gerçeğidir ve beşeri alanda saygıya en layık olanda odur...
     Şu an'a kadar beşeri boyutunu açıklamaya çalıştığımız gerçeğin birde ilahi boyutu bulunmaktadır...
     Bir şeyin veya işin doğrusu ve hakikatı olan gerçek;Hakkı yerli yerine koyması nedeniyle de hak ve adalet demektir.Hak ve adaletin zıddı olan zulm ise ,gerçeğin örtülmesinden ve saklanmasından başka nedir ki?Beşeri alanda yalan,ilahi alanda ise küfür olarak nitelendirdiğimiz zulm,insanın önce kendi gerçeğine sonrada var oluştaki bütün varlıklara göstermiş olduğu en büyük saygısızlık değilmidir?
     İşte...Kendi gerçeğimizi görebilmek,ancak kişinin kişisel bütünlüğünü (Bireyin özünün,sözünün ve davranışlarının bir ve uyum içerisinde olması.) tesis edebilmesi ile ilgili olduğundan,tersi durumda yaptığımız her bir eylem,önce kendi kişiliğimizi parçalar ve sonrada ruhumuzu karartarak bizi olduğumuzdan farklı bir mahluk olma yolunda bir basamak taşı oluşturur.
     Esasen çoğunlukla farkında olmasak bile,mutsuzluklarımızın,huzursuzluklarımızın,korkularımızın ve güvensizliklerimizin temelinde bu hastalıklı yapı mevcuttur.
     Ne yazıkki insanoğlunun sanayi devrimi ile birlikte teknolojiyi geliştirmiş olması,onun tüketim araçlarının çoğalmasına ve çeşitlenmesine neden olmuştur.Gerçekte olumlu olarak algılamamız gereken bu durum,bireyleri ve toplumları,çok büyük bir çoğunlukla egoları ile yaşadıklarından dolayı,eskiye göre çok daha aç gözlü ,çok daha acımasız ve çok daha pragmatist yapmıştır.İş öyle bir noktaya gelmiştir ki,öz niyetleri tamamen menfaat düzleminde olan birey ve toplumlar,çıkarlarını realize edebilmek için,başta zekaları olmak üzere,bütün donanımlarını, şeytanın dahi aklına gelmeyecek bir maharetle,başta gerçek olmak üzere hak ,hukuk ve adalet gibi pozitif değerleri kullanmakta bir sakınca görmemektedirler.
     Özellikle dünyada gücü elinde bulunduran guruplar,en başta iletişim araçları olmak üzere diğer tüm argümanlarını kullanarak öz niyetleri olan çıkarlarını,gösterdikleri niyetleri olan gerçekle (Hak,adalet) kamufle ederek hem kendi ruhlarını hemde insanlığı zehirlemektedirler.Böylece gerçekle yalanın birbirine karıştığı günümüz dünyasındaki,kimsenin birbirine güvenmediği,sevmediği,karşısındakilere şüphe ile baktığı,gerçek dostlukların yok denecek kadar azaldığı,kan ve göz yaşının hüküm sürdüğü bu kaotik ortamın başlıca sebebi,şüphesiz yukarıda saydığımız nedenlerdir.
     Geçmişte çok daha yalın olan suç ve ceza arasındaki ilişki, (Namus cinayetleri gibi.) günümüz dünyasında çok daha karmaşık bir hal almıştır.Günümüz dünyasında,sömürücüler ve kan dökücüler karşımıza adalet dağıtıcıları olarak çıkmaktadırlar.Bu durum güç ile paralel olarak,ne yazık ki toplumsal boyutta da böyledir,bireysel boyutta da böyle...
     Şimdi,yazımızın başındaki kavga örneğine gelirsek;Muhalefetin yolsuzlukların açığa çıkartılması ile ilgili ortaya koyduğu niyetinin aynı zamanda öz niyeti olması gerekirdi.Yani,kalplerinin bütün saf niyetliliği ile şöyle bir duruş sergilemeleri gerekirdi.  "Bizim bu konudaki yegane niyetimiz suçun ortaya çıkartılarak,adaletin gerçekleşmesidir.Suç işleyen rakibimiz olabileceği gibi,bizim en yakınımızdaki kişilerde olabilir.Bu durum,bizim suça karşı olan duruşumuzda en küçük bir değişikliğe sebep olamaz.Ortaya koyduğumuz faaliyetlerimizden dolayı en küçük bir,üstün olma,rakibimizi ezme,siyasal prim yapma gibi kendi çıkarlarımıza ait bir niyetimiz yoktur ve olamaz.Bizim burada bulunuş gerekçemiz,milletimizin refah düzeyini arttırarak,onların hak ve hukukunu korumaktır.Bunun bir karşılığı olacaksa,zaten maddi olarak ücretlerimizi alıyoruz ve manevi olarakta başarımız nispetinde bize gösterilecek sevgi ve muhabbet,bizim için en büyük karşılıktır."
     Ancak,yukarıda saydığımız görüşlerimiz kendilerine sorulduğunda,hemen bir savunma mekanizması içerisine girecekler ve  "Bizimde görüşlerimiz aynı doğrultudadır.Eğer bu konuda bir şüphesi olan varsa,parti tüzüğümüzü okuyabilir."  diyeceklerdir.Çünkü ortada var olan yalın gerçeğin red edilebilmesi,pek kimsenin cesaret edebileceği bir şey olmadığı gibi,hemen hiç kimsede o kadar aptal olamaz.Ancak yinede muhtemelen şöyle bir savunma içerisine gireceklerdir.  "Sizin söyledikleriniz ideal olan,dolayısıyla biraz ütopik duruyor.Günümüzün reel gerçeklerinin getirdiği rekabetçi ortamda,bizim suçları ortaya çıkartarak adaleti tesis etmemizde kazanacağımız siyasi primin ne gibi bir zararı ve sakıncası olabilir ki?"  İşte bu nokta,bir toplama hesabında,elmalarla armutların toplanmasına  eşdeğer bir örnek oluşturmaktadır.Çünkü,sizin öz niyetinizin siyasi prim olduğu bir ortamda,hayırlı işlere vesile olsanız bile,onun size getirisi, kendinize ve sizin gibi düşünen taraftarlarınıza zulm etmekten öte bir anlam ifade etmemektedir.Çünkü,çıkarlarınızın içsel olarak ön planda tutulduğu bir ortamda,sizin rakibinize gösterdiğiniz hassasiyetin aynısını,kendi yakınlarınıza da gösterbilmeniz muhaldir.Yani birisinde kar var...Birisinde ise zarar...
     Aklımıza şöyle bir soru gelebilir.
     İnsanların kişisel bütünlüklerinden yoksun olmaları nedeniyle çifte standartları ile birlikte ortaya koydukları eylemlerin sonuçları,hiç mi bir fayda sağlamamaktadır.?
     Sağlamaz olur mu...Tabi ki sağlar...Makro düzlemde,yani ilahi alanda,tüm bu eylemler ve sonuçları,gerçeğin bulunmasında bir hikmete binaen vuku bulmaktadır.Ve herbirimizin gerçek adına,bunlardan alacağımız nice ibretler ve dersler bulunmaktadır.
     Fayda sağlamadığı gibi gerçeklerini örtmeleri nedeniyle kendilerine zulm edenler  (Kendilerini zehirleyenler.)  ve onları takım tutma pisikolojisiyle destekleyenler ise,bu eylemleri yapanlar ve onaylayanlardır.
     Aynı şekilde iktidar partisine baktığımızda,kendilerine yönelik bir yalan veya iftira halinde savunma hakları saklı kalmak kaydı ile,yukarıda saydığımız tüm bu gerçekler,onlar içinde aynen geçerlidir.
     İşte,ister çok üst mevkilerde olalım,isterse sade bir vatandaş,kişisel bütünlük konusu hepimiz için hayati bir önem arz etmektedir.Kişisel bütünlüğümüzü tesis edebilmemizdeki zaaflarımızın bir sonucu olarak,yazımızın başından beri ortaya konulan bu karanlık tablo,gerçekte madalyonun bir yüzüdür.Madalyonun diğer yüzünde ise,insanoğlunun kalbinde gerçeğe karşı olan muhabbet ve ona doğru olan devamlı bir kayıştır.Bu durum ise dünyamızı aydınlatan en güçlü ışık ve umuttur...
     Gerçekten de şöyle bir gözlemlediğimizde,karşımızdaki düşmanımız bile olsa,bize gerçeği söylediğinde,o gerçek bizi acıtsa bile kalbimizde o kişiye karşı bir güven duygusu oluşmaktadır...İster farkında olalım,isterse olmayalım...Tersi durumda,karşımızdaki arkadaşımız bir konuda bize yalan söylediğinde,o yalan bize ne kadar hoş gelsede,ona karşı olan güven duygumuzu biraz daha yitiririz...
     İşte, kişisel bütünlüğümüzü tesis edebilmemizdeki başarımız nispetinde,eşyanın tabiatı gereği,hakkaniyet duygumuz da gelişecektir...
     İnsanlık tarihine baktığımda,kişisel bütünlüğünü en üst seviyede yaşamış şahsiyetlerin başında Hz. Muhammet'i  (S.A.V.)  görüyorum.Onun özünün,sözünün ve eylemlerinin bir ve bütünlük içerisinde olması nedeniyle,ortaya çıkardığı uyum ve hakkaniyet ölçüsü,misyonunu yerine getirebilmekte yegane itici gücü olmuştur.Hatta,peygamberimizin hayal gördüğünü zan eden düşmanları bile,onun  "Emin" liğinden asla şüphe etmemişlerdir.
     Netice olarak,insanın kişisel bütünlüğünün farkına vararak onu geliştirebilmesi,aynı zamanda kendi özünün  (Gerçeğinin)  ortaya çıkması anlamına geldiğinden,bu konu,hayatlarımızı anlamlandırabilmek açısından hayati bir önem arz etmektedir...
     Yazımızı,bilinen bir hikayeyi ,kendi yorumumuzla harmanlayarak bitirmek istiyorum.
     Eski zamanların birisinde,islama iman etmiş ve onu yaşamaya çalışan müslüman bir genç,yirmili yaşlarına geldiğinde,aldığı bir kararla,bundan sonraki hayatını seyahat ederek yeni insanlar tanımaya ve onlara islamı tebliğ etmeye kendini vakfetmiş...O zamanlar,köye gelen bir yabancıyı misafir etmek ve ağırlamak geleneği büyük ölçüde var olduğundan,gittiği her yerde,konuk olduğu insanlara islamiyeti anlatarak onların müslüman olmalarını sağlamaya çabalıyormuş...
     Bu şekilde hayatını devam ettiren kahramanımızın yolu bir gün,daha önce hiç gelmediği bir köye düşmüş...Köyün içerisine dolaşırken,kendince konaklamasına en uygun olabileceğini düşündüğü bir evin kapısını çalmış...Kapıyı açan ev sahibi ise yine kendi yaşlarında akranı bir gençmiş ve o evde yanlız başına yaşıyormuş...Ev sahibi,konuğunu büyük bir muhabbetle kabul etmiş ve ona evinde istediği kadar kalabileceğini söylemiş...Müsafirimiz ise,bu alakadan çok mutlu olmuş ve ev sahibinin  "Çok iyi bir insan"  olduğuna hükmetmiş.Akşam olunca ev sahibi konuğuna hazırlayabileceği en iyi sofrayı hazırlamış ve yemeklerini yedikten sonra başka bir arzusunun olup olmadığını sormuş...Konuğumuz kendisinin müslüman olduğunu  ve akşam vaktinin girmiş olmasından dolayı namaz ibadetini yapması gerektiğini söylemiş.Ve bunun için de abdest alması gerektiğini ve kendisine namaz kılacak bir yer tahsis edilmesini ev sahibinden rica etmiş...Ev sahibinin bütün bu gerekleri saygıyla yerine getirmesinden sonra,müsafir abdestini almış ve namaza durmuş...Bir zaman sonra hayretle fark etmiş ki;Ev sahibide büyükce bir ateşin başına geçmiş,kendince ibadet etmiyormu...Çok büyük bir üzüntü duyan misafirimiz,mecusi olduğunu gördüğü ev sahibine işin hakikatini ve özünü anlatmaya karar vermiş...
     Her ikisininde ibadetleri bittikten sonra misafir,  "Bak kardeşim"  demiş..."Sen bu şekilde inanarak en başta kendi gerçeğini örtüyorsun.Kendini küfre ve zulme mahkum kılıyorsun.Halkuki ben seni  "İyi"  bir insan olarak görüyorum ve gerçeğini bilmeni istiyorum"  demiş...İşin nereye varacağını hisseden ev sahibi bu sözlere çok sinirlenmiş ve ayağa kalkarak,  "Evime bir müsafir olarak geldin ve ben sana karşı müsafirperverliğin bütün gereklerini yerine getirdim.Sonra ibadet etmek istedin,onunda bütün gereklerini yerine getirdim.Sana karşı,bir müsafire gösterilebilecek bütün hizmetleri ve yakınlığı gösterdim."  demiş..."Ama şimdi sen"  demiş, " Boyundan büyük işlere girerek,sana göstermiş olduğum iyi niyetimi suistimal ettin.Derhal evimi terk et!"  diyerek müsafirini kovmuş...Müsafirimiz çok üzgün bir şekilde köyden ayrılırken, "Çok da iyi bir insana benziyordu.Acaba bana niçin böyle davrandı?"  düşünceleri içinde yoluna devam etmiş...
     Gel zaman, git zaman,zamanın hızla aktığı dünyamızda aynı hal üzere hayatını devam ettiren kahramanımızın saçının,sakalının beyazladığı 70'li yaşlarına geldiği zaman diliminde,yolu tekrar aynı köye düşmüş...
     Köyü tanıyan kahramanımızın kalbi,yıllar önce yaşadığı kötü tecrübenin acısıyla sızlamış...Köye geldikten sonra yine kendince en uygun olarak gördüğü bir evin kapısını çalmış...Kapıyı yine kendi yaşlarında saçı sakalı ağarmış bir ev sahibi açmış ve onu büyük bir muhabbetle konuk etmiş.Akşam yemeği faslından sonra misafir,namaz kılmak istemiş ve ev sahibide onun namaz kılabilmesi ile ilgili bütün gerekleri yerine getirmiş.Namaza durduğunda birde ne görsün! Yanıbaşındaki ev sahibide bir ateşin başında ibadet etmiyormu...Kalbi yıllar önce yaşadığı tecrübeden daha fazal bir acı içerisinde,bir mecusi olan ev sahibi dostuna,işin hakikatını ve özünü namazdan sonra anlatmaya karar vermiş...
     Her ikiside ibadetlerini bitirdikten sonra misafirimiz,  "Bak kardeşim"  diyerek söze başlamış...Ev sahibi konunun nereye geldiğini anlayarak,  "Dur kardeşim"  demiş..."Benim neden müslüman olmam gerektiğini değil,nasıl müslüman olabileceğimi anlat."  Müsafirimiz bir taraftan büyük bir sevinç duyarken,diğer taraftan yıllar önce yaşadığı acı tecrübenin hatırası ile şaşkın,  "Ne mutlu sana"  demiş..."Çünkü ne yazık ki herkez senin gibi mutlu olamıyor."  "Çünkü yıllar önce ben yine bu köye gelmiştim ve senin konumunda olan bir kişinin evine uğramıştım.Ancak,sonuç ne yazık ki hüsran olmuştu..." Müsafirin neyi referans verdiğini anlayan ev sahibi,  "O geldiğin ev burasıydı ve karşılaştığın kişi de bendim..."demiş.Hayreti bir kat daha artan müsafirimiz,  "O zaman"  demiş.  ""Olayların gelişimi hemen hemen aynı olmasına rağmen,seni bu kadar zıt olan kararları almaya iten sebepler nelerdir?"  Ev sahibi gülümseyerek,  "İlk geldiğinde"  demiş."Sen dürüst değildin."  Müsafirimizin,hayretten ağzı bir karış açık,  "Nasıl yani?"  demiş.Ev sahibi ciddileşerek,  "İlk geldiğinde"  demiş.  "Sen müslüman olduğunu söylüyordun ve müslüman gibi davranıyordun.Ama dürüst değildin.Dilin gerçekten ve müslümanlıktan bahsediyordu  ama vucudundaki egon  "Ben", "Ben" diye bağırıyordu.Sen bunun farkında bile değildin.Kalbimde sana karşı bir  "Güven duygusu"  ve  "Eminlik hissi"  uyanmadı.Özünün,sözünün ve davranışının bir ve uyum içerisinde olmamasından dolayı,ortaya koyduğun çelişkiler ile birlikte,birde karşıma çok yüksek bir ideal ile çıkıyor olman,beni çok sinirlendirdi.Halbuki böyle çelişkiler içerisinde yaşayan burada o kadar çok insan var ki...Ama onlar en azından hadlerini biliyorlardı ve senin gibi havalanmıyorlardı..."Ev sahibi,hayretinin yerini mahcubiyete bırakan misafirinin omuzunu şevkatle sıvazlayarak, "Üzülme"  demiş..."Hiçbirşey bir anda olmuyor.Şöyle etrafına bir bak.Örnegin bir domates fidesi toprağa dikildiği günün ertesinde domates verebiliyormu? Onun domates verebilmesi için,şartlarının yerine getirilebilmesi ile birlikte emek ve sabırda gerekiyor.Dolayısıyla,şimdi sana baktığımda,ilk dönemimizin aksine sende o olgunluğu görebiliyorum.Seni ilk gördüğüm anda tanıdım ve kalbim sana karşı güven ve muhabbetle doldu.İlk karşılaşmamızdaki noksanlıklarından arındığından dolayıdır ki,evimi ışıkla doldurdun.Şimdi sana baktığımda müslümanlığı,müslümanlığa baktığımda ise seni görüyorum."
Yorumlar (1)Add Comment
fsdfsdf
Yorum Sahibi dfsdfsd, Ocak 01, 2009
sdfsdfsdf sdfsfsfsfsfsf fs
Admine Bildir
Kötü Puan
İyi Puan
Puan: +0

Yorum Yaz
quote
bold
italicize
underline
strike
url
image
quote
quote
smile
wink
laugh
grin
angry
sad
shocked
cool
tongue
kiss
cry
Küçük Sayfa | Büyük Sayfa

busy

TAGS