|
Sadi KAYALIBAY İYİ ve KÖTÜ Okumakta olduğunuz bu dergi, ben dahil büyük bir çoğunluğu bir zamanlar amatör olan idealist kardeşlerimiz tarafından hazırlanmıştı. Doğrusu, bu genç arkadaşların bu kadar saf bir ciddiyetlikle gösterdikleri azim, onların başarılı olacaklarının teminatı gibi göründü bana ve şuanda 6. yılını doldurmak üzere.Bu güzel bir başarı. Ne enteresandır ki, insanların hayat karşısındaki talepleri çoğ unlukla doğaları gereği oluşuyor. Ve onlar isteseler bile o taleplerin dışına çıkamıyorlar. İnsanda ancak, bilincin gelişmesi onun tanınmasına vesiledir. Gerisi ise bir sürü kaos ve çelişkiden başka bir şey değildir. Bunu kısaca açıklamak gerekirse, insan hayatının temel olarak iki unsurdan oluştuğu görülür. İyi ve Kötü. Bu kadar basit, açık ve net görülen bu iki olgu, hayatın içerisinden bakıldığında bir sürü karmaşa, çelişki ve kaos şeklinde ortaya çıkıyor. İnsan bunca giriftliğin içerisinde doğruyu ve iyiyi arıyor. Bunun içerisinde insanın önüne sunulmuş bir sürü ölçüler var ve herkes bir yol tutturmuş gidiyor. Ama gerçek sadece bir tane. Bu, insan gerçeğinde de böyle.
Eğer insan “ben bu hayatımın içerisinde doğru ve dürüst bir insan olmalıyım” amacını taşıyorsa, bu “doğru” ve “dürüst” kavramlarını kendisine en acımasız şekilde kullanmak zorunda. Yani son derece uyanık bir bilinçle kendi gerçeklerinin farkına varması gerekiyor. Yani ikiyüzlülüğünü bırakması gerekiyor. İnsan iki şekilde ikiyüzlülük yapıyor. Bunlardan birincisi; karşısındaki insanlara karşı yaptığı ikiyüzlülük ki bu herkesçe çok açık ve net bir şekilde bilinebilir. Diğeri ise; insanın kendi kendine yaptığı ikiyüzlülük. Bütün mesele bu ikincisinde başlıyor. Pozitif ve negatif unsurlardan müteşekkil olan insan, bütün hayatını kendini kandırmakla geçiriyor. Hemde kilit altında olduğunun farkında bile olmayarak hayatını doğruluk ve dürüstlük adına düzenlediğini zannediyor. Eksiklerini, zaaflarını, kusurlarını görüyor veya en azından hissettiği halde, bunları göreceği ve düzeltmek için mücadele vereceği yerde (zayıflığından, nefsine ağır geldiğinden) onları kamufle etmek, yok saymak için (kendi kendine) bir sürü iyilik ve hayır işleri yapıyor. İşin enteresan tarafı bunları bilinçaltında yapıyor. Eğer bilincinde ise de artılarını artırarak eksilerin azlığından dolayı kendi iyiliğine mazeret çıkarıyor. Bilmiyor ki veya bilmek istemiyor ki, burada yaptığı tüm iyilikler onun için zaaflarından ve aşağılıklarından daha aşağıdır. Ama insan bir kere bu gerçeğin farkına vardıktan sonra hayatının dönüm noktasına gelmiş oluyor ve gerçek mücadele işte o zaman başlıyor. İnsanla alakalı bir konuda doğru hüküm verebilmemiz için onu (yani kendimizi) sağlıklı bir bilinçle mümkün olduğu kadar çok tanıyabilmemiz ve bu hususta çaba sarf etmemiz gerekiyor. Bu noktada kendime baktığımda; ruhumu, kalbimi, nefsimi ve aklımı görebiliyorum. En azından hissediyorum. Bunların dışında başka birtakım şeylerde olabilir. Ancak ben onların farkında değilim. Ruh; mahiyetini bilmediğimiz, Allah’tan bir parça, bir cevher veya bir güç. Nefs; bu dünya hayatında kendini her şeyin üstünde görür şekilde yaratılmış, ilahlık sevdasında, hiçliği temsil ediyor. Kalp; bu ikisi arasında sonsuz genişliğe sahip. Esas olarak saf ve temiz yaratılmış, yaratılış gayesine uygun yaşarsa aşk ve muhabbetle doluyor, nefsine uygun yaşarsa kin ve nefretle doluyor. Akıl; bütün bu varlıkları anlıyor, değerlendiriyor ve hüküm veriyor. Akıl eğer nefsin emrinde ise; kendi felaketini, kalbin emrinde ise; kendi güzelliğini tamamlıyor. Ruhun, karanlık ve zulmü temsil eden nefsin seviyesine inip onunla birleşmesi, ona aşık olması kendini aşağılandırması için değil, nefsi içinde bulunduğu karanlıktan çıkarıp yüceltmesi içindir. İşte insan olmak mücadelesi bu noktadan başlıyor. Eğer insan nefsini bu zulüm ve karanlıktan kurtarıp yüceltebilirse yani başkaldırısından vazgeçip olması gereken noktaya getirtebilirse o zaman insan, yaratılmışların en şereflisi oluyor. Yok eğer insan nefsinin istek ve arzuları içerisine ne kadar dalarsa o kadar yaratılmışların en aşağı derecesi oluyor. Ben dahil insanların hemen hemen tümüne yakın bir kısmı yukarıda belirttiğimiz nefs düzleminde yaşıyor. Yani kalp ve diğer bütün olgular nefsin emrinde olduğu zaman o kişinin diğer varlıklar ile olan ilişkileri tamamen menfaat ilişkisine dayanıyor. Bu menfaat ilişkisi iki kısımdır. Birincisi; Maddi menfaat. Her türlü maddi alış-verişi temsil eder. İkincisi ise; Manevi menfaat. Her türlü manevi ilişkide (sevmek, dostluk, iyilik yapmak...vs) bir karşılık gözetir. Bu düzlemde hiçbir şey maddenin özü için yapılmaz daha doğrusu yapılamaz. Her şey Ben’ in istek ve arzularına cevap verdiği nispette güzel ve hoştur. Tersi durumda ise kötü ve çirkindir. Ne zaman ki insan bu gerçekleri görür ve nefsini kontrol altına almak için onunla mücadeleye girişir, (tabi ki kendini kandırmadan) başarısı nispetinde kalbi ön plana çıkar. Bu nispette onun yaptığı her eylem hakikate yaklaşır. Eğer iyilik yapıyorsa, iyiliğin hakikatine, merhamet ediyorsa, merhametin hakikatine, ibadet ediyorsa, ibadetin hakikatine, seviyorsa, sevginin hakikatine yaklaşır. Bundan yirmi sene evvel Yunus Emre’nin; “Cennet cennet dedikleri, Birkaç köşkle birkaç huri, İsteyene ver onları, Bana seni gerek seni.” dizelerini okuduğumda kendi kendime; “adama bak ne kadar aç gözlü, cenneti istemiyor da onun yaratıcısını talep ediyor” diye düşünmüştüm. Bu mantık, kendi çerçevesinde bakıldığında üstelik haklı idi. Ama kalp çerçevesinden bakıldığında çok zavallı görülüyor. Oradaki aşk ve muhabbet ne yüce bir duygudur ki, sevgilinin verdiği elemleri ile zevkleri bir oluyor. Eğer hayatımızda her şeyin hakikatini talep ediyorsak önce kendimizi temizlememiz icap ediyor. Çünkü bu hakikatlerin önündeki en büyük engel kendi kusur ve eksikliklerimizdir. Saygılarımla...
|