Yeryüzünde yaşayan genç yaşlı, kadın erkek milyonlarca insanın pek çok farklı özelliklerine rağmen ortak bazı yönleri vardır. Bunlardan biri kötülük yapma hissidir. Genelde bütün insanlarda bu his vardır. Ancak bazı insanlar, ihtiyaç duyduğunda içlerindeki bu isteği harekete geçirebilir. Genellikle çevresinden tepki almaktan çekinen bu insanlar akıllarındaki kötülükleri ortaya koymaktan kaçınır ve gizli olarak yaparlar. Peki, milyonlarca insan bu ortak dili nereden öğrenmiştir? İnsanları kötülük yapmaya sürükleyen, teşvik eden sebep nedir? Sorunun cevabı; amacı bu ortak dili tüm dünyaya yayarak kendi gibi zalim ve acımasız toplumlar oluşturmak olan şeytandır. Şeytan insanların zarar görmesi için elinden geleni yapmış ve kıyamete kadar da yapacağına yemin etmiştir. Bu gerçek Kuran’da şöyle geçer: | Ehlullah şöyle der: “Allah’ın dininden, Allah’ın kitabından, Allah’ın zikrinden yüz çeviren, vahye karşı kör davranan kimse bu dünyada kör olduğu gibi, bu dünyada sıkıntılı bir hayatın mahkumu olduğu gibi âhirette de kör yaratılacaktır. Yâni dünyadaki körlüklerinin, dünyadaki sıkıntılarının yanında âhirette daha büyük körlükler ve sıkıntılar beklemektedir onları. Dünyada Allah’ı unuttukları gibi, Allah’ın kitabını unuttukları gibi, vahye karşı kör ve sağır davrandıkları gibi onlar da cehennem ateşinin içinde unutulacaklar.” İsra:73,74. “Ey Muhammed! Seni, sana vahy ettiğimizden ayırıp başka bir şeyi Bize karşı uydurman için çağrışırlar. O zaman seni dost edinirler.Sana sebat vermemiş olsaydık, andolsun ki, az da olsa onlara meyledecektin.” 75. “O takdirde sana, hayatın da ölümün de, kat kat azabını tattırırdık. Sonra bize karşı bir yardımcı da bulamazdın.” Hükümetin Yaptığı Açılım Pkk İle Aynı mı? MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, ''Dün topraklarımızı parselleyerek, Türk milletini yok etmek isteyenlerin emelleriyle, bugün milletimizin birliğini, kardeşliğini bozmaya uğraşanların amaçları üst üste örtüşse de tarihin şahitliğinde bu hain girişimlerden asla sonuç alınamayacağı iyi bilinmelidir. Türk milletinin, son anayurdunda yaşamasına tahammül edemeyen mihraklara karşı, 87 yıl önce Kocatepe'den başlattığı muazzam taarruzun yıl dönümünü iftiharla kutluyoruz. Büyük Taarruz'u, ''üzerine kin, entrika ve ateşle gelen dış düşmanlarla birlikte, içerideki hainlere ve gafillere karşı vatanını müdafaa eden büyük milletin tarihe mal olan muhteşem bir mücadelesi'' olarak tanımlayan Bahçeli, Kocatepe, Çiğiltepe, Tınaztepe ve Belentepe'de yanan bağımsızlık meşalesinin Dumlupınar'da körüklendiğini, Ege'ye kadar tüm yolu aydınlattığını, Türk'ün inancı, kararlılığı ve azmi karşısında çelik ve demirin çaresiz kaldığını belirtti. Yüce Allah'ın bize din olarak seçip-beğendiği İslam dininin temeli, Rabbimiz’i bir tek ilah olarak tanımaktır. Allah birdir ve O'ndan başka ilah yoktur. İman eden insanlar yaşamlarını bu temel gerçek üzerine kurarlar. Allah Kuran'da bu gerçeği, "Sizin ilahınız tek bir ilahtır; O'ndan başka ilah yoktur;O, Rahman'dır, Rahim'dir (bağışlayan ve esirgeyendir). (Bakara Suresi,163) ayetiyle bildirmektedir. Evrende hiçbirşey yokken Rabbimiz vardı ve O, zamandan ve mekandan münezzehtir. Maddeyi, zamanı, mekanı ve herşeyi, yalnızca "Ol!" emriyle yaratmıştır. Kuran'da bu gerçek bize; "Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca "OL" der, o da hemen oluverir." (Bakara Suresi,117) ayetiyle haber verilmektedir. Sevgili kardeşlerim, bu yazımda kâinatı sahiplenen insandan kısacık bahsedeceğim… Biraz özeleştiri ve eleştiri yapmak istiyorum. Kâinatta en değerli varlık insandır diyoruz ya hep. Ancak her şey kaliteli insanla değer kazanır. Altın, gümüş, elmas gibi madenlerin değerini de ancak insan takdir eder. İnsan kaliteli olmadıkça eşyanın kalitesi de bir anlam ifade etmez. Kalitesiz insanın elinde kaliteler de heder olur. Bizim en büyük problemimiz kaliteli insan problemidir. Zorluk ve felaket anlarında paradan puldan ziyade kaliteli, vasıflı insanlara ihtiyaç duyulur. Nice zengin servet sahibi fert ve toplumlar görüyoruz ki varlık içinde darlık yaşamaktadırlar. Günümüz toplumlarının hali buna en canlı misaldir. İnsanlar; her zaman değişmek ve gelişmek durumundadır. Hatta buna mecburdur. Bu ikisi olmazsa olmaz şarttır insan hayatında. Değişim; döneklik, istikrarsızlık, kaypaklık, verdiği sözü tutmamak, disiplinsizlik....değildir. aksine; yanlışları silmek, hatada ısrar etmemek, aklı kullanmak, nefse uymamak, şeytanın yoluna değil, Allah’ın yoluna gitmek, insani özelliğe kavuşmaktır. İnsan, ancak değişimle insan olur. Allah, Âdem’i topraktan yarattı. Bu haliyle insan değildi. Ruhundan ilka etmesiyle insan oldu. Âdem’in adamlaşması, değişime girmesiyle mümkündür. Değişimi her gün, her an yaşamaktayız. Yaşamak için bizlere uyarı ve hatırlatma yapılmaktadır. Bunu görmek için etrafımıza, kendimize, tabiata, dünyaya ve olaylara bir bakmamız yeterlidir. Zaten eğitimin özü budur. Eğer değişim olmamış olsaydı eğitime ihtiyaç kalmazdı. Eğitim olmayınca da ne disiplin, ne istikrar, ne kararlılık, ne aklı kullanmak, ne insanlık kalırdı. Mustafa Kemal Atatürk, askeri ve siyasi kişiliğinin yanı sıra, ahlakı ve İslam dinine verdiği önemle de Müslüman Türk Milleti önünde güzel bir örnek olmuştur. Ancak bazı materyalist çevrelerce Atamızın dine olan yakınlığı çarpıtılmış ve tam tersi, din karşıtı olarak gösterilmeye çalışılmıştır. Hatta bu çevreler öyle ileri gitmişlerdir ki, Atatürkçü bir kişinin asla dindar olamayacağı gibi çarpık bir mantığı topluma yıllarca telkin etmişlerdir. Aslında kendi ateist fikirlerini meşrulaştırmak için bunu Atatürk’e mal ederek taraflar oluşturmaya çalışmış ve Atamızın çok önem verdiği milli birliği yıllarca zedelemişlerdir. Ancak bu çarpık telkin günümüzde etkisini kaybetmiştir. Atatürk’ü yakından tanıyan kişilerin aktardığı bilgiler ve hayatını anlatan güvenilir kaynaklar, Atamızın değil din karşıtı olmak, İslam ahlakıyla ahlaklanmış, derin iman sahibi gerçek bir Müslüman olduğunu gösterir bizlere. Cimrilik insanın karakterini belirleyen en önemli etkendir aslında… Cimri olan; paylaşmayı bilmez, mallarına ve özellikle parasına gerekenden fazla ilgi gösterir. Bu durum çevreyi de etkiler ve toplum tarafından dışlanmasına neden olur. Moliere; bu kitapta trajik bir durumu komediyle anlatmak istemiştir. Korkunç bir kişiliği olan Harpagon’un kendini çok ciddiye alması ve parasına oldukça düşkün olması gülünç bir hal alır. Bu durum gittikçe çılgınlık noktasına varmaktadır…
Öksüz çocuklarına parası kadar kıymet vermeyen Harpagon, onlara yapması gereken babalığı göstermez. Oğlu Cleante’nın sevdiği kızla (Mariane) evlenmesine karşı çıkar, kendisi evlenmek ister. Kızı Elise’nin ise Valere ile maddi durumu kendi istediği gibi olmadığından evlenmesine izin vermez ve çeyizsiz alacağı için oldukça yaşlı birisiyle zorla evlendirmek ister. Anadolu toprakları, 1071 Malazgirt zaferiyle kapılarını Türklere ve İslama açtı. Yıllarca haçlıların, kan kusturduğu rum diyarı insanları, Malazgirt zaferiyle; barışa, sevgiye, insanlığa merhaba dedi. Bunu ilk olarak Alpaslan, esir aldığı Romen Diyojen’de uyguladı. Alpaslan Diyojen’e; “Sana ne yapacağımı sanıyorsun?” deyince, Diyojen; “Bizim esirlere yaptığımızı yapacaksın; öldüreceksin, işkence yapacaksın...” deyince, Alpaslan: “Hayır sen serbestsin” karşılığını verdi. Bu, hoşgörü, affedicilik İslamın bize verdiği bir güzelliktir. Bunu taşıdığımız sürece dünyada; uzun yıllar hüküm sürmüş, haçlıların; “Viyana’da kardinal külahı görmektense, padişah sarığı görmeyi tercih ederiz” sözü meşhur olmuştur. Bu duygularla her zaman Türkler, girdiği savaşlarda başarı sağlamış, yurdumuzu işgal eden düşmanları püskürtmesini bilmiştir. Ramazan paylaşmanın, kardeşlikleri pekiştirmenin, yoksulu, yetimi gözetmenin yardımlaşmanın da ayıdır aynı zamanda. Bizler sofralarımız da bin bir türlü nimetleri yerken, aç olan insanları düşünmek zorundayız. Toplum olarak hayrı seven bir milletiz. Ancak bazıları var ki diliyle çok şey söylese de uygulamaya geldiğinde pek bir iş yapmıyorlar.
Nedense cebimizde var olanı kısmayı çok seviyoruz da, bizden isteyen yoksul, muhtaç insanlara bir türlü veremiyoruz, ya da vermiyoruz. Bazıları vardır bakarsınız ki her şey hakkında konuşurlar, hayrın büyüklüğünü anlatırlar ama maddi olarak bir şeyler vermeye geldiğinde hep geri dururlar. Bu konuda İbrahim Edhem Hz çok güzel bir kıssası var:” Bir adam Ramazan sohbetlerinde diliyle hep cömertlikten söz ediyor; ama eliyle hiç de cömertlik yapmıyordu. | | |
|
Uzun süredir üzerinde durduğumuz şiir okuma serüvenimiz artık sona yaklaştı.Gökhan Erken'in aranjörlüğünde devam eden çalışmalarımızdan bir bölümünü sizinle paylaşmayı düşündüm.Umarım beğenirsiniz.10 Kadar şiirimi seslendirdim.Kimi zaman duygusal,kimi zaman öfkeli,kimi zaman dost şiirleri aşağıdan indirip dinleyebilrisiniz.
Henüz ham olan kayıtları fonlarla besledik. 30 gün sonra burdaki şiirlerin kalkacağınıda belirtmeniz de fayda var..Sözü daha fazla uzatmadan sizleri eserlerle baş başa birakıyorum..Siir ve Yorum Adem Korkmaz Ağrıma Gidiyor Sağ tuş yapıp linke hedefi farklı kaydet yapın.Siir ve Yorum Adem Korkmaz Şaşı Dünya Sağ tuş yapıp linke hedefi farklı kaydet yapın.
|
Başbakan sayın Erdoğan’ın kabine değişikliğinde, sayın Bülent Arınç’a da görev verildi. Çoktandır kabine dışında, her hangi bir görevi olmadan, Milletvekili sıfatıyla bulunuyordu. Kimine göre bu yeni kabine; iyi oldu, kimine göre kötü oldu. Şöyle veya böyle. Sayın başbakan, iyi bir satranç oynamış ve kimin ne zaman, nasıl, bakanlık koltuğuna oturacağına karar vermiştir.
Aslında bütün milletvekilleri, her an bir bakanlık görevi alabilirler. Bu anlayış içinde olmalı ve iyi bir performans göstermelidirler. Yeni kabinede Sayın Bülent Arınç’ın görev almasına karşı olanlar var. dedikleri; “Arınç lafını bilmez, neyi ne zaman söyleyeceğinin farkında değil...” fakat sayın Arınç’a göre bu böyle değil. O diyor ki; “Ben asla yanlışa yanlış, doğruya doğru demekten çekinmem.
Ne yazık ki her geçen gün eğitim sistemimiz her zamankinden daha fazla Kur'an ahlakına muhtaç. Görünen o ki Türkiye’de eğitim sistemi acı sinyaller vermekte. Ecnebilerin dedikleri harfiyen yerine getirildi. Türkiye de Kur'an kapatıldı kadınlar açıldı.Hayatın her noktasında Kur'an’ın rehberliğine muhtacız.
Ne var ki geleceğimizin garantisi olan nesillerin yetiştirilmesinde Kur'an'ın rehberliğine daha ziyade ihtiyacımız var. Az sayıda manevi değerleri gözeten eğitim kurumları mevcut olsa da bu kurumlar Milli eğitimin ahvalini değiştirecek boyutta değiller. Bu çöküş bugünkü bir mesele değil. Tanzimat’ın ilanını müteakip yüz elli yıllık bir süreç. Bunu açmaya ciltler kifayet etmez. Amma olayı ellişer yıllık üç döneme ayırabiliriz.
44 can! Hiç acımadan, gözünü kırpmadan, kadın, erkek, çocuk... demeden silahla taramak! Bunun izahı olamaz. Bunu hiçbir biçimde şu veya bu şekilde anlatmak, bu çirkinliğe mazeret üretmek mümkün değil. İnsan şereflidir. Değil öldürmek, ayağına diken batmasına bile gönül razı olmaz. Allah’ın verdiği canı ancak Allah alır. Bunun adına pkk terörü demesek bile bir terördür. Gözü dönmüş caniler; “Kökünü kazımak istedik” diyerek, bir ahlaksızlık, insanlık dışı bir aymazlık örneği vermişlerdir!
Mesele yalnızca sosyolojik mi? bunun psikolojik boyutu yok mu? Veya tarihsel süreçten gelen bir kin birikimi var diyemez miyiz? Kız meselesi demek bana göre biraz ucuzculuktur. Tabii uzmanlar konuyu enine boyuna inceleyecek, ilmi bir boyuta yönelteceklerdir. Töre mi? terör mü? Kan davası mı? kız davası mı? intikam mı? katliam mı?..... bir çok soru dolaşıyor kafalarda. Kimine göre töre, kimine göre terör.... toplumsal meselelerde; kan dökmek, huzuru bozmak, korku salmak, insanları birbirine düşman etmek... siz ne derseniz deyin. Bana göre terördür.
Kitap Tanıtımları
Tolstoy’un bu eserine bakış; Nikita, elindekiyle yetinmesini bilen, hoş görülü, hayatı boyunca hep başkalarının işinde çalışmış, yaşlı, yorgun bir köylüdür. Her zaman efendisine sadık davranan, sorumlu bir uşaktır. Efendisi ise istediği birçok şeye sahiptir. Ama hep daha fazlasını elde etmek ister ve bunu başarır da. Ta ki komşu çiftlikteki koruyu satın almak isteyene kadar… Kış, geldiğini iliklerine kadar hissettirir. Vasiliy Andreiç, istediği koruyu alabilmek için erkenden yola çıkması gerektiğinin bilincinde. Hazırlıklar tamamlanır. Vasiliy yola koyulmaya hazır. Fakat karısı, yanında uşak Nikita’nın da gitmesini ister. Vasiliy, bu fikre olumlu bakar. Koru için kar, kış demeden at Doru’nun arkasından yola koyulurlar. Oraya diğer alıcılardan önce yetişmek için, erken varmak şöyle dursun, gidecekleri yönü bile daha yolun ortasında iken kaybederler.
Ehlullah şöyle bir kıssa anlatır:Bir grup Müslüman tertip ettikleri kadınlı erkekli bir kafileyle hac yolculuğuna çıkarlar. Çölleri aşıp vahaları geçerek yol alırken, iki dağın arasında ıssız bir vadide yollarını kesen eşkıya, silahlarını doğrultur: - Ya canınız ya malınız! derler. Hac yolcularında elbette karşı koyacak silah yoktur. Hepsi de kaba kuvvet karşısında ellerini kaldırıp teslim olmaktan başka çare bulamazlar.
Bir ellerinde silah bir elleriyle de erkek yolcuların üzerlerini aramaya başlayan eşkıya, ne var, ne yok hepsini alır, ekmek parası dahi bırakmaz. Şu kadarı da var ki, geriye çekilmiş korku içinde titreşen kadınlara asla dokunmazlar. Bunu gören yaşlı bir yolcu: - Eyvah der, eşkıya paramızı alıp elini kolunu sallayarak gidecek, ekmek parası dahi bırakmayacak bize! Tam o sırada eşkıya başından bir ses yükselir: - Kadınları bırakmayın, başörtülerini çıkartın, saçlarının arasına varıncaya kadar altın arayın.
Herkes bir ülkede bulunur. Her insanın barındığı, ekmeğini yiyip, suyunu içtiği, havasını teneffüs ettiği bir toprak parçası vardır. Üzerinde bulunduğumuz, nimetlerinden yararlandığımız bu ülkeye herkesin hizmet borcu vardır.
En küçüğünden en büyüğüne, yaşlısından gencine, kadınından erkeğine kadar... eli tutan, gözü gören, ayağı yere basabilen, kafası işleyen, zekası yerinde, mantığı iyi işleyen, güçlü ve kuvvetli olan bütün insanlar mutlaka ülkeye hizmette adım atmak, olumlu bir şeyler yapmak zorundadır.Tarihe baktığımız zaman kahramanların ülke çıkarı ve vatanın kalkınması için gözünü budaktan sakınmadan koştuğunu, elini taş altına soktuğunu görüyoruz. Ülkemi seviyorum. Ama bunu sözle değil gerçekten gönülden ve inanarak söylüyor ve sevgimi eylem haline getirmek istiyorum.
Ülkenin içinde bulunduğu durumu doğru tahlil etmenin en güvenilir yolu, sokaktaki insanın nabzını tutmaktır.
Akılcılığın, bilimsel yaklaşımın engellendiği, hâkimiyeti ele geçirmek için her türlü çirkin mücadelenin mubah sayıldığı, aslında illegal olan fakat yasalmış gibi muamele gören bazı odakların basını kendi emellerine alet ettiği bir ortamda halkın sesine kulak vermek daha da önem kazanıyor.
Basında tarafsızlık ilkesinin neredeyse her gün ihlal edildiğini üzülerek izlemekteyiz. Bütün bu ihlaller kamuoyunun kafasını karıştırmaktan öteye bir işe yaramıyor.
Zira aynı haberin kiralık kalemler tarafından çarpıtılarak farklı şekillerde nasıl kamuoyuna sunulduğunu bilmeyen, fark etmeyen neredeyse yok gibi.
Yıllardır; “1 Mayıs bayram ilan edilsin, tatil olsun” dendi. Bu hususta sesler yükseldi, mitingler yapıldı, toplantılar icra edildi. Nihayet hükümet, 1 Mayıs’ı resmi tatil ilan etti. Bayram demek, sevinç, mutluluk, kardeşlik, dayanışma, el ele verme, birlikte olma... demektir. ama her zaman, her kutlamada kan akıyor, devlet malları talan ediliyor, kaldırım taşları sökülüyor, araçlar ateşe veriliyor, güvenlik görevlilerimiz, vatandaşlarımız yaralanıyor... hatta ölenler bile oluyor.
1 Mayıs’ın bayram yapılmasını isteyen sendikalar- ki bir kısmı ülkesini seven, vatanının kalkınmasını isteyen vatansever sendikalardır- bazı provakatörleri de yanlarına alarak ülkeyi kaos ortamına sokmanın çabası içine giriyorlar. Eğer bunu merak edenler olursa, 1 Mayıs gösterilerinde ellerinde orak çekiçli, sarı yıldızlı komünist bayraklarla boy gösterdiğini, ülkede komünizmi büyük bir özlemle isteyen maskeli grupların bulunduğunu görürler.
Bunca zaman sonra eski dostlarla bir araya gelip, o güzel üniversite yıllarını anmak ne güzel bir duygu… İşte, unutuldu sandığımız seneler tekrar canlandı dün… Her şey çok değişmişti. Her biri bir iş ya da meslek sahibi olmuş. Aile sorumluluğu ve geçim derdinden olsa gerek o hareketli, neşeli, şen şakrak yapıları ağırbaşlılığa, bir nevi durgunluğa dönüşmüş; geçen yıllar saçlarını ağartmış, simalarını değiştirmişti. Değişmeyen; karakterleri, samimiyetleri ve dostluklarıydı. Bir an için o güzel anılarımızı sizlerle de paylaşmak geldi içimden;
Üniversite çağlarımızdı… Herkes kendi düşüncesine ve isteğine göre çevresini bulmuştu. Biz de bir arkadaş grubu kurmuş ve ortak bir idealde buluşmuştuk… Lakin bizim diğerlerinden her zaman farklı bir yönümüz vardı.
Terör Sadece Siyasetin Meselesi Değildir
10 tane vatan evladını şehit verdik. Fidan gibi delikanlılar, eli kanlı, gözü dönmüş, vatan hainlerinin kurşununa hedef oldu. Milletçe üzgünüz, yas tutuyoruz. Şehit olanlara Allah’tan rahmet, ailelerine baş sağlığı diliyorum. Tabii ki kolay değil, ateş düştüğü yeri yakar.
Terör; yalnız hükümetlerin, sadece siyasilerin meselesi değildir. Bu, milli bir meseledir. Her kesimden, her makamdan, her kuruluştan tepki, tel’in, teröre lanet sesleri bekliyoruz. Terör konusunda- ki milli bir mesele olduğunu söyledim- daha önce meydanları dolduran, mitingler yapan dernekleri görmek istiyorum. “Türkiye laiktir laik kalacaktır” diyenlerin bu hususta seslerinin daha çok ve daha gür çıkmasını arzuluyorum. “Atatürkçüyüz” diye övünen – esasında Atatürkçülükte milli birlik ve beraberlik vardır- ve bu konuda taviz vermeyenlerin herkesten önce ve en ön safta olması arzumdur. | | |
|
|
Yüzleşmek Kendilerini toplum önderi olarak gören insanlar vardır. Onları tanırsınız. Halkı eğitmek, halka öğretmek, halkı yönlendirmek gibi misyonlar yüklerler kendilerine. Çeşitli sıfat ve unvanlarla çıkarlar karşınıza. Yazardırlar, çizerdirler, aydın, sanatçı, siyasetçidirler. Gündemi onlar oluşturur, normları onlar belirler, doğruları onlar bilirler!.. Yazdıkları senaryolarda figüranlık yapmamızı isterler. Yönetmen onlar ya! Hepimizden kurguladıkları hayata yamanmamızı, verdikleriyle yetinmemizi isterler. Hep omuzlarda taşınmayı, hep baş tacı edilmeyi beklerler. Milletin duygularının, düşüncelerinin, fikirlerinin önemi yoktur onlar için. Bizden, yaptıklarını şak şaklamamızı, söylediklerini de tıraş reklamındaki figüranlar gibi ya! ya! ya! diye onaylamamızı isterler. Paylaşmak yoktur onlar için. "Sahip" onlardır. Kültür mü? Sahibidirler. Ülke kaynakları mı? Sahibidirler. Edebiyat mı? Sanat mı? Sahibidirler. Ve millete ne kadar layık görürlerse o kadar verirler. Paylaşmazlar, pay verirler yani, "sahip"ler ya!.. Onları tanırsınız. Gazetede, dergide, televizyonda, sinemada, siyasette, ticarette hep onlar! Onlara ulaşamazsınız, ulaşsanız konuşamazsınız, konuşsanız duyuramazsınız, duyursanız paylaşamazsınız. Bıktınız mı onlardan? Biz de bıktık!.. “HİCRAN” bir itirazın adıdır. Son itiraz belki, ya da yeni bir başlangıç... Paylaşmak üzere. Biz, bilgimizi, birikimimizi paylaşacağız sizinle; duygularımızı, düşüncelerimizi, fikirlerimizi... “HİCRAN” sizden gelecek talepler doğrultusunda yeniden şekillenecek her sayısında. Bize yazın... Eksik mi gördünüz.. tamamlamak için yazın. Yanlış mı dediniz.. düzeltmek için yazın. Paylaşırsanız onaylamak için, itirazınız varsa eleştirmek için... Bize yazın... Şiirleriniz, öyküleriniz mi var? Hikayeler, makaleler mi yazıyorsunuz? Gönderin bize, size sayfalar açalım. Sağlık konusunda, hukuki konularda problemlerinizi yazın bize; birlikte çareler arayalım. Doktor dostlarımız, avukat arkadaşlarımız problemlerinizi paylaşsınlar. Bize yazın... Çocuklarınızın, küçük kardeşlerimizin resimlerini, şiirlerini, öykülerini değerlendirelim... Devamını oku Anket mi Sandık mı? Seçim yaklaştıkça; adaylar çeşitli siyasi formüllere baş vuruyor. Kiminin ayakları yere basmıyor, kimi devlet kesesinden verebildiği kadar veriyor, kimi; “ülkede, aç açık, yoksul, fakir, işsiz... bırakmayacağım” diye vaadlerde bulunuyor....Anketler yaptırılıyor. Tabii sonuçlar da anketi yaptıranın isteği doğrultusunda çıkıyor. Ben, ötedenberi anketlere inanmamışımdır. Çünkü objektif değil. En doğru anket, sandık. Vatandaşın sandıkta verdiği karar yanılmaz, şaşmaz. Mesela bir ankette; asla birinci parti olması mümkün olmayan siyasi bir partinin adayının birinci çıktığı, birinci olması mümkün olan ve de doğru olan partinin adayının; ikinci ve üçüncü sırada görüldüğü, o ildeki bütün oyları aldığı belirtildi. Devamını oku Milliyetsiz Milliyet Gazetesi ve Darwin Yayın politikası ve amacının ne olduğunu bir türlü çözemediğim Milliyet gazetesi bugun Darwin'in çıkış yılını kapak yapmayan Bilim Teknik dergisini manşetten günün haberi olarak verdi. Neymiş; Tubitak'tan sansür! İflas etmiş,doğrulu hiç bir şekilde isbat edilemeyen Darwin teorisininin yani fitnenin doğduğu yılı haber yapmayan Bilim Teknik dergisinin tutumu sansür olarak işlendi. Bu haberden anlaşılıyor ki artık fosil gazetenin yaptığı haberler özellikle Darwin konusuyla ilgili haberleri rağbet görmüyor.Bu yüzden Bilim Teknik dergisinin eliyle yapılmamasını sansür olarak görüyor. Milliyetsiz Milliyet gazetesi fırsat buldukça Darwin içerikli yalan,uydurma haberleri neşrediyor.Mutlaka ama mutlaka bu gazete de ayda en az iki kez Darwim teorisiyle ilgili asılsız,ispatsız haberlere denk gelirsiniz. Devamını oku Ama Yalnızım Kalabalıklar içinde nasıl yansızlaştığını hiç acı acı yudumluyor musunuz? Toplumdaki asık yüzlerin çokluğunu fark ettiniz mi. Ardı arkası kesilmeyen ölüm gasp trafik kazası hapis çete… Peki, bu yalnız kalabalıkta ömrün nasıl ışık hızında tükendiğin farkında mısınız? Ben unutuyorum bazen kendimi ve savruluyorum adeta bir lodosa kapılan teneke parçası gibi gürültü çıkara çıkara. Farkında bile değilim muhteşem senfoni ve ihtişamlı orkestranın verdiği nağmeden. Sadece hüzünleniyorum dörtlüklere gizlenerek Sar beni sıkıca sar sadık dostum, Çileli davamın dermanı hüzün... Dövündüm yıllarca yaş döktüm sustum, İhlâssız duamın gümanı hüzün... Devamını oku Yolcu Hani demiştik ya ;insanoğlunun bu dünya hayatına başlamasının nedeni: Toprağa atılmış bir tohum misali,kabuğunu (Egosunu) kırarak,içerisinde var olan o muhteşem “İnsan” potansiyelinin ortaya çıkarılabilmesidir;ölene kadar ki süreçte geçirdiği çeşitli merhaleler ise,onun bu uğurda ki yolunun ve yolculuğunun ta kendisidir… Yolların ve yolcuların çok çeşitlilik arz ettiği bu karmaşık dünyada,insanın kendi yolunu bulabilmesi,hem kendi özü ile ilgili,hem var olduğu evren ile ilgili,hem de içerisinde yaşadığı beşeriyetle ilgili algılamalarının sonucunda oluşabilmektedir… Daha değişik bir ifade ile,yukarıda saydığımız bu üç unsur,insanın bu dünya hayatındaki yolculuğuna başlaması ile birlikte,temel boyutlar olarak onun hayatını etki altına almaya başlar… Devamını oku Diğer Makaleler... |
|
23 Şubat "Dünya İSLAM (Esenlik ve Barış) Günü" olarak ilan edilmiştir.
23 Şubat tarihi "Dünya İslam Günü" (World Islam Day) olarak ilan edildi. Fikrin sahibi olan yazar ve yayıncı Mustafa Akkuş, bu konuda Birleşmiş Milletler, İslam Konferansı Teşkilatı, Diyanet İşleri Başkanlığı gibi kurumlara da yazılı başvuruda bulunduğunu açıkladı.
23 Şubat 632 tarihi, Allah’ın son elçisi Hz. Muhammed’in insanlara Veda Hutbesi’ni okuduğu ve son ayetin (Kur'an, Mâide 3) vahyedildiği, yani İslam’ın tamamlandığı tarihtir. Veda Haccı’nda, Mekke’de, yüz binden fazla insana verilen Veda Hutbesi, İslam tebliğinin özü ve özeti niteliğindedir. Can, mal, ırz, din emniyeti gibi en temel haklardan kadın haklarına birçok konuya değinen ve sadece müslümanlara değil tüm insanlara seslenen bu çağrı yüzyılları aydınlatmıştır. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nden (1948) tam 1316 yıl önce verilen bu hutbe ile İslam’ın evrensel değerleri insanlığa armağan edilmiştir.
Dolayısı ile bu anlamlı günün yadedilmesi ve feyzinden yararlanılabilmesi için, 23 Şubat tarihi "Dünya İslam Günü" olarak ilan edilmiştir. İlki 23 Şubat 2009 olmak üzere, tüm müslümanlar ve tüm insanlık bu günü kutlamaya davet edilmektedir. Bu günde İslam’ın insanlığa armağan ettiği adalet, hukuk, kardeşlik, barış, emniyet, inanç gibi değerler özellikle ele alınabilir. Veda Hutbesi’nin çağları aydınlatan ışık demetleri gündeme getirilebilir.
|
Rusya ve Çin gerileyip çöküyor. Üçüncü Dünya Savaşı uzayda çıkıyor. Türkiye, Ortadoğu, Balkanlar, Arap Yarımadası ve Kuzey Afrika'ya hakim bir imparatorluğa dönüşüyor. Dünyanın en çok sözü dinlenen stratejik araştırma şirketlerinden Stratfor'un kurucusu siyaset bilimci Dr. George Friedman Ocak ayının sonunda yeni bir kitap çıkardı: Gelecek 100 Yıl- 21. Yüzyıl için Öngörüler (The Next 100- A Forecast for the 21st Century). Kitapta inanılmaz senaryolar var. Mesela Rusya ve Çin gerileyip çöküyor, Üçüncü Dünya Savaşı çıkıyor ama uzayda gerçekleşiyor. Üstelik Türkiye de olayların merkezinde. Çünkü Ortadoğu, Balkanlar, Arap Yarımadası ve Kuzey Afrika'ya hakim bir imparatorluğa dönüşüyoruz yeniden, hilafeti de canlandırmışız, ABD'nin sinirini bozuyoruz. İşte Friedman'ın kehanetleri. Bir yanda Türkiye-Japonya bir yanda ABD-Polonya
RUSYA'NIN SONU GELİR
2010-2020 arasında Rusya güney sınırını genişletir, Gürcistan'ı içine alarak yeni komşusu Ermenistan'la ilişkileri sıkılaştırır. Bu durum Türkiye'ye Soğuk Savaş döneminde yaşadığı tatsızlıkları anımsatır. Bu kez karşılık verecektir, ulusal güvenliğini sağlamak için Kafkasya'daki sınırlarını gerektiği kadar ilerletecektir.
Bir insan bedeni düşünün ki, kolu ya da ayağı yok. Kopmuş… Kopan kolun avuç içinin, ya da kopan ayağın altının kaşınması ne kadar rahatsız edici bir durum olurdu düşünebiliyor musunuz? Pekâlâ, olmayan kolun avuç içi gerçekten kaşınır mı, bilim bu konuda ne diyor kısaca ona temas edelim. Ama önce şimdi bu konuda nereden çıktı diyenler için kısa bir açıklama yapalım. İstanbul’da son 1 aydır üst geçitlerde yolun geliş gidiş iki tarafını da kaplayan uzun bez afişler var. Afişlerin üzerinde; ‘TUT ELİNİ, GAZZEAYAĞA KALKSIN’ yazıyor. Yani Gazze’ye el uzatılması isteniyor. Gerçekten de Türk Milleti Gazze için ayağa kalktı. Neticede Sayın Başbakan’da bu milletin bir ferdi. Ağaya kalkılması gereken yerde o da ayağa kalktı ve zulmü zalimin yüzüne çarparak Davos’taki oturumu terk etti.
Çarşamba, 18 Şubat 2009 17:53 Medya
Kalın kaşlı, yağlı saçlı, 'gompleksli' ağzı küfürlü, kaba saba bir karakter, gündemden düşmez oldu. İvedik, bir ‘halk kahramanı’ mı, yoksa Türk toplumunun gittikçe bayağılaştığının somut bir göstergesi mi?
Recep İvedik kimdir? ‘Bir halk kahramanı mı? Toplumdaki ‘lümpen’leşmenin resmi mi? Ya da siyasi krizler ile zor hayat şartları arasında sıkışmış insancıklar için, buhranlı ortamlardan kaçıp kahkahalara sığınmanın adı mı? Kaba saba, saçı sakalı birbirine karışmış, bitişik kaşlı, yağlı saçlı, her önüne geleni yıkıp deviren, ‘gompleksli’, asabi, patrona da çaycıya da aynı muameleyi gösteren, hiçbir otorite ya da kural tanımayan bu ‘garip’ adamın filmine halk neden bu kadar çok rağbet etti? Onda kendilerini gördükleri için mi, yoksa onu ‘öteki’leştirdikleri için mi?
2007 yılının ağustos ayına gelindiğinde,rahmetli validem Fikriye hanımın hastalığı artık kritik bir sürece girmiş bulunmaktaydı.Bu zaman diliminde,onun hastalığı ile ilgili yaptığım koşuşturmalardan birisinde,bindiğim bir taksinin şöförü ile yol boyunca aramızda geçen diyaloğ,hayatımızı anlamlandırabilmek adına ibretlerle dolu idi...
60'lı yaşlarda,avurtları çökmüş,saçları beyazlamış ve oldukça zayıf görünümlü olan taksi söförü,selam faslından sonra yol güzergahını sordu.Güzergahı bildirmem ile birlikte herhalde benimde sıkıntılı halimi fark eden taksi şöförü, "Nereye gittiğimi" ve "Ne için gittiğimi" gibi soruları ortaya atarak,böylece aramızda bir diyaloğun başlamasına zemin hazırladı... Benim,validemin hastalığından bahisle;onun tedavisi mümkün olmayan amansız bir hastalığa yakalandığını ve artık son'a yaklaşan bir sürece girdiğini söylediğimde,taksi söförünün gözleri acı ile kıvrandı ve validemin "Ne şanslı biri" olduğunu ima eder bir tarzda, "Keşke,Allah benimde canımı bir an önce alsa da bu hayattan kurtulsam." deyiverdi...
Hakan Yalman
İki bin yılda bilim, varlıkları tanıyıp anlamlandırma açısından önemli atılımları gerçekleştirdi. Şahsi hayatlar ve içtimai hayatlar yeniden şekillendi. “Kur’an-ı Hakîm’in hikmet-i kudsiyesi ile felsefe hikmeti”1 bütün asırlar boyunca insanlığın kainatı anlamlandırmaya çalıştığı iki düşünce tarzı oldu.
Bediüzzaman Said Nursi’nin On İkinci Sözün temsilinde belirttiği “hem dindar, hem gayet sanatkar” Hâkim’in kıymetli bütün cevherleri kullandığı yazıyla, elmas ve zümrüt harflerle, bazen pırlanta, mercan, altın ve gümüşle yazdığı harflerin oluşturduğu bir nevi Kur’an olan kainat, ecnebi feylesof ve Müslüman alimler tarafından okundu. Kitab-ı Kebir-i Kainat, Kur’an-ı Hakim’in hikmet-i kudsiyesine, dolayısı ile vahye dayanan Müslüman alim zihniyetiyle ve bilimsellik, evrim, pozitivizm, determinizm gibi kavramların şekillendirdiği bakışıyla ecnebi feylesof tarafından okundu.
M. Nihat Derindere
İnsan ve Zaman;Yeni yüzyıl, daha güneşi doğmadan dünya ehlini etkilemeye başladı. Asrın ilk ışıklarıyla insanlar bütün dert ve elemlerinden kurtulup yeniden doğacaklarmış gibi bir yanılsama hükmediyor. Aslında bu durum, insanın zamana karşı taşıdığı mânidâr hassasiyetin tezahürüdür. Evet insan zamana karşı hassastır, çünkü zaman denilen nehr-i azimde mânidâr bir yolculuğa hüküm giymiştir. Bu yolculukta, değil asırlar, yıllar hatta günler, saatler bile önemlidir. Zira zaman, geçen her ânıyla dünyayı zeval dalgalarının üzerine atmaktadır.1 Başka bir de-yişle; Rabbanî bir emirle seyyar olan kâinattaki mahlûkat, izn-i İlahî ile, zaman nehrinde mütemadiyen akıyor; âlem-i gaybdan gönderiliyor, âlem-i şehadette vücud-u zahirî giydiriliyor, sonra âlem-i gayba muntazaman yağıyor, iniyor.
Bundan 62 yıl önce 15 Şubat 1947'de tam olarak 390 yıl boyunca Osmanlı egemenliğinde kalmış olan Rodos ve 12 Adalar, resmen Yunanistan'ın egemenliğine geçti. Trablusgarp Savaşı'nda İtalyanlara geçici olarak bırakılan Rodos ve 12 Adalar, “Monşerlerin” Lozan'da bu konuyu gündeme dahi getirmemeleri nedeniyle İtalyanlara terk edilmişti. 1947 yılında ise ABD ve İngiltere'nin adaları almamızı teklif etmelerine rağmen İsmet İnönü kabul etmemişti. Yine Limni Adası da Monşerlerin “unutkanlığı” nedeniyle kaybedilmişti. Çanakkale Boğazı'nı kapattığı için müzakere dahi edilmeden bize teslim edilen Limni Adası, alt komisyonun kayda geçirmemesi nedeniyle Yunanistan'a bırakılmıştı. İngiliz başmurahhası Lord Curzon dahi bu duruma şaşırmış ve uyarmak ihtiyacı hissetmişti. | | | |
|
Dergimizde sizde Yazın! Sitemizde yapılan host taşıma çalışması nedeniye 6 aylık veri kaybı oluşmuştur.Yazıları kaybolan tüm yazar arkadaşlarımızdan özür diliyoruz. |
|
|